tasarım

tasarım

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

14 Haziran 2013 Cuma

Sen Kaybolunca Ben...

Bazen bir şeye kızıyor, buzdan duvarlar örüyor aranıza ve sen anlamlandıramıyorsun bu uzaklığı. Hani bilsen sebebini bir şey yaparsın. Soruyorsun “Ne yaptım, niye soğuksun bana?” cevapsız kalıyor o an en basit sorular bile. Çaresiz kalıyorsun o buz gibi soğuk duvarlar karşısında ve susuyorsun mecburen, yeniliyorsun karşındaki adamın diktatörlüğüne. İnsan uykusunda bile devam ettirir mi tribini? O ettiriyor her gün yaptığımız gibi arkamdan sarılıp beni kolları arasına almıyor, dönüp kıçını yatıyor ve uykusunda bile ben sarıldığım zaman itiyor. Seven insan nasıl bu kadar itebilir ki sevdiğini, nasıl böylesine yüzünü döner ona? Sevdiğinden anlık olarak vazgeçer mi insan? Saatler geçiyor bazen de gün hiçbir şey yokmuş gibi devam ediyor hayatımıza ve bu sefer de ben gergin oluyorum. Anlamadığım bir sebepten çektirdiklerinin gerginliğini ben bırakamıyorum bu sefer de. Her seferinde uzuyor olay ama hiç çözüme kavuşmuyor, ben o buzdan duvarların ne sebebini öğrenebiliyorum ne de nasıl bir anda eridiğini. Hani itiraf etmişti ya “Bazen soğuyorum senden sarılmak öpmek bile istemiyorum, sebebini de bilmiyorum.” galiba o günler bu günler. Kendinin bile bilmediği bir sebepten aramıza kilometreler sokuyor ve ben hiç aşamıyorum. İlişki yaşamak bir yolda birlikte yürümekse ve her zaman yanında olan adam bir anda kaybolup belirsiz bir süre sonra yeniden beliriyorsa yanında nasıl güvenle yürüyebilirsin ki o yolda? Hep güvensiz ve korkak olmam bu yüzden, ben deli gibi aşık olduğum, gözümün önünden bir saniye bile ayırmak istemediğim adamı bu kadar sık kaybedip bulduğumdan korkuyorum…
Haykırmak isterdim ona: “ Sen kaybolunca ben ölüyormuşum gibi hissediyorum!”

10 Haziran 2013 Pazartesi

Şimdi Ne Olacak?

Giderayak en kötü günlerini görsem de Ankara’nın uzatma aldım memlekete dönüş için, 2 ay daha iş arıyor bu işsiz mühendis ve yine olmazsa tıpış tıpış topluyor evini L Bunu şu an düşünmek bile istemiyorum, evet kesinlikle istemiyorum. Ahhh Ankara bırakamıyorum ki seni, oysa bu aralar 70’lerin sonu, 80’lerin başı gibi buralar. Sokağa çıkmaya korkuyoruz belli bir saatten sonra, dışarıdaysan eve dönemiyorsun evdeysen de dışarıya çıkamıyorsun. Sevgilimin evi Kızılay’a yakın olduğundan mülteciler gibiyiz bu aralar. Bazen benim evimde kalıyoruz, bazen onun evine erkenden girip yiyecek depolayıp kapanıp kalıyoruz. Sokağımıza kadar biber gazı yakıcılığı geliyor bazen, eylemlere katılmadan bile 2 kez biber gazı yedim düşünün. Bir de o ambulans sesi var ki şu an bile duyduğum, korkumu katlıyor, sanki benim bir sevdiğimin canı yanmış gibi oldum olası korktum o acı siren sesinden. Şimdiye kadar biz bağırırken susanlar konuşuyor şu an, sahi kim bastı bunların düğmesine, kim oynuyor bu kirli oyunu? Artık kesinlikle eminim ki PKK bitti yeni bir karışıklık başlatılıyor güzel ülkemde.  Siyaset ise sarpa sardı, inada bindirdi işi artık bizleri yönetemeyen o adam. Dün saçma sapan Ankara’nın her köşesinde durup konuşma yapacağına üstelik alakasız şeyler söyleyeceğine yuvarlak şeylerle bu işi kotarsaydı eminim çok daha iyi olurdu. En azından mahkeme kararını gerekçe göstererek geri adım atabilirdi, ne sizin istediğiniz olsun ne benim adalete inanıyoruz madem adaletin dediği olsun demek bu kadar zor olmasa gerek. Korkuyorum yarından, bizim gibi saf ve iyi niyetli gençlik sadece mizahla idare edebilir mi ki bu kirli işleri? Gençlik işte, daha kendi hayatını bile planlayamazken bu ülkede izin verirler mi koskoca ülkeyi yönetmemize? Bir genç olarak şundan eminim ki benim hayatım bile bana kalmıyor çoğu zaman.
Sevgilim ise ev arkadaşı ile yeni eve çıkıyor temmuzda, burada işler hiç istediğim gibi gitmiyor kısacası. Zaten girdiğim İngilizce sınavında da s.çtım, evdeki hesaplar dışarıda olup bitenlere uymuyor. Kısacası sokakta korkutucu şeyler oluyor geleceğini öngöremediğim ve korktuğum, evde ise sonucunu bariz gördüğüm ama gözlerimle görmek istemediğim korktuğum şeyler oluyor. Tek bir şey kafamda dönüyor şu an: Şimdi ne olacak benim için, hepimiz için?

7 Haziran 2013 Cuma

Mizahı Seven Halk

Günlerdir gidip gelip cümleler ekliyor, çıkartıyor, bazılarını yeniden yazıyorum ama sonunda bitirebildim sanırım. Bize apolitik olmak öğretilmişti büyüklerimizden, fikirlerini aşılamış yine de kendimize ait fikirlerimiz de olsun, bağnaz kalmayalım diye okumaya teşvik etmişlerdi bizi ve eklemişlerdi asla söyleme bizim dışımızda birilerinin yanında diye. Fakat bu kadar susmak yeter, kendi aramızda sürekli konuştuğumuz şahsi düşüncelerimi yazamayacak kadar duyarsız kalamazdım…
Bir tane ağacı kesmeye kıyamayıp evin ortasından çıkartan bir dedenin torunuyum. Babaannemden dinledim hep yatır var herhalde diyip insanların dua etmeye kalkmasını ve yatır filan yok bacım burada diyip insanları göndermelerini. Dedemin ağaç sevgisine bizzat şahit olarak büyüdüm ben, evinin balkonunda her ikindin vakti izlediği kavaklığı yüksek binalar dikmek için keseceklerini duyduğu için üzülüşünü gördüm. Söyleyemedik biz dedeme yaşlılıktan artık gidemediği ama özlemle sorduğu, o kendi elleriyle dikip büyüttüğü köydeki bahçemizdeki kayısı ağaçlarının onun ömrüyle birlikte tek tek kuruduğunu. Utandık çünkü vakitsizlik bahanesiyle gidip bakamadığımızdan ağaçlarımıza. Ağacı sevmeyen insanı sevemezdi ben bunu kocaman kalbi olan, mavi gözlü iri yarı dev adamdan, rahmetli dedemden öğrendim.
Dinsiz solcu dediler bize, oysa biz Müslümanlığın gereği olarak gördük hak, eşitlik ve sosyal adaleti. Benim dedem defalarca hacıya gitmiş, beş vakit namazını kılan, orucunu tutan, parayla hiçbir işi olmayan o işleri karısına ve oğullarına devretmiş, hayatını hayra adamış insan sevgisi inanılmaz yüksek düzeylerde olan bir adamdı. Onlar dinsiz, ayyaş diye etiketleseler de Atatürkçüydü benim dedem. Oysa kim diyebilir ki dinsiz diye, ömründe ağzına alkol sürmemiş, cahil bir köylü gibi görünse de herkesten daha güzel dinimizi anlatabilen bu adama? Benim dedem onlara rağmen Atatürkçüydü, memleketine Atatürk trenle geldi diye koşup giden genç bir adamdı, üstü başı yırtık köylü diye hayran olduğu insanı göremeden kovulduklarında bile vazgeçmedi onu sevmekten. Ben hak, eşitlik, adalet ve laikliği her iki dedemden öğrendim ve ailemin geri kalanından. İnsanları yargılamamayı, etiketlememeyi, başkalarının düşüncelerine saygı duymayı… Ben onlardan insanı ve canlı olan her şeyi sevmeyi öğrendim.
Çam ağacı diktiğimiz gün hala hatırımda hastaydım midem bulanıyordu üşütmüştüm yattığım odadan fırladım duyunca kaçıramazdım ağaç dikimini, kendi ellerimle verdim ben çam ağacıma can suyunu. Can suyu vermek, can vermek bir şeye nasıl gurur vericiydi ve o an beni sokan arıya nasıl kinlenmiştim o hasta halimle yaşadığım güzel anımı sekteye uğrattığına. 2006 yılında hatırlayanlar bilir Selçuk’taki Meryem Ana Evinin etrafındaki ormanlar yandı ben orayı gezdikten birkaç ay sonra. Ben oraya döne döne tırmanırken ağaçları o kadar beğenerek izlemiş ve dillendirmiştim ki acaba benim mi nazarım değdi diye neredeyse ağlıyordum duyunca. Doğayı, ağacı ve insanı hep sevdim kısacası, her nerede olursa olsun. Antalya’daki oteller yapılırken kesilen ağaçlara kızdım ama yine de gittim ben o otellere tepkimi koymadım hiçbir zaman. Sevdim, üzüldüm ama sustum hep.

Gezi Parkı diyerek başladı her şey, ağaçlar kesilmesin diye ama bu görünen sebepti her şeyden önce. Bir şeye inanmıştı orada kitap okuyarak nöbet tutan insanlar, nasıl bir mantıktı ki sabahın 5’inde çadırları yakıp biber gazıyla saldırmak. Belki haklılar belki haksız önemli olan bu değil ki o insanlar ağaçları korumak ve o parkın anılarının bakım yapılarak yaşatılmasını istemişlerdi. Adı üstünde oradakiler insandı ve insanlıktan çıkmış tepkilere maruz kaldılar. Her şey bir kıvılcımla başladı yıllardır susan halk sonunda diktatörlüğe baş kaldırdı çünkü yaptım olacak tavrından bıktı bu insanlar. Onu destekleyenler bile tepki gösterdi çünkü insana karşı yapılan zulme sessiz kalamayacak kadar duyarlıydı o insanlar, hani din sömürüsü yapıyorlar ya hiçbir gerçek Müslüman sessiz kalamazdı insanın insana ettiğine. Ben bana oy vermeyen %50’nin de başbakanıyım diye gelip tam tersi onları hiçbir şekilde umursamayıp üstüne onları kışkırtarak kendi yandaşlarıyla sürekli karşı karşıya getiren, bundan rant sağlayan insanların karşısında, ilk kez uyandı halk ve farklı görüşlere sahip olmalarına rağmen kardeş olduklarını hatırladı. Takdir edemem yaptıklarını ama ikilik çıkartarak elini güçlendirme politikasını çok güzel bir şekilde yönetti başımızdaki adam.  Evet güzel şeyler de yaptı halk için, belki kötü şeyler de ama sonuç olarak demokrasiye inanıyorduk ve saygı gösterdik halkın seçimine. (Kendi şahsım adına hiçbir zaman oy vermedim başımızdaki insana ama hep saygı duydum halkımın seçimine, ben onu Başbakanım olarak gördüm ama o bizi hep oy vermeyen ötekiler olarak gördü.) Güzel şeyleri takdir ettik kötülere minik tepkiler gösterdik demokrasi sınırları içinde, ta ki bugüne kadar.
Hani ağacı kesmelerine bile dayanabilirdim ama insan insana yapar mıydı bu kadarını ben susamazdım artık. Ama meydanlara çıkmadım biber gazından korktuğumdan değil, saçma sapan ideolojisi bile olmayan hayatta kitap okumamış, hiç araştırmamış sorsan iki laf edemeyecek insanların heyecan arayışı ile sağa sola saldırdığı o ortamda yer alamazdım. Taksimde dayanışma vardı, her görüşten, her sınıftan, bir amaç için birleşmiş insanlar vardı, amaçlarının tam tersi şekilde ortalığın dağılmasına sebep olduktan sonra çöpleri kendi elleri ile toplayan vicdanlı insanlar vardı ama Ankara’da olaylar ilk başladığında göremedim ben onları. İnsan halktan birinin arabasını neden yakar, neden dükkanlara bilerek zarar verir, bu bizim amacımızla bağdaşır mı? Düzgün şekilde eylemini yapan biber gazından nasibini alan insanlar da vardı Kızılay’da ama benim ve diğer insanların gözünde holigan tavırlılara kurban gittiler. Onlar adına üzüldüm çünkü biz o, bu, şu değil halk olarak orada olmalıydık, o çirkin tablo yaşatılarak iktidarın ekmeğine yağ sürülmemeliydi. İnanıyorum ki yine de BAZILARI tarafından araya karıştırılmış olan bu provokatörlere geçit vermemek için ellerinden geleni yaptılar oradaki vicdanlı insanlar ama yine de her şey bittiğinde faturası herkese kesilecek eminim. Görüyoruz ki şimdiden olayı başka bir boyuta taşıyıp bizi birbirimize kırdırma amacı güdüyor başımızdaki adam. Asıl provokatör o ve hala gözü kör olmuş bazı insanlar köpeği ya da pengueni gibi onun peşinde öl de ölelim, yak de yakalım modundalar. Yine de ülkem adına hem çok üzgün hem de çok mutluyum. Hani o %50 oyu gördüğüm anda bile demokrasiye olan inancım ile umarım biz yanılmışızdır çünkü öngördüğüm gibi kötüye giderse her şey zarar gören bizim ülkemiz olacaktır dediğim gündeki o kötü günün geldiğini görüyorum ve üzgünüm ülkem adına. Ama mutluyum ülkem adına en azından artık bazı şeyleri görebiliyoruz. İnanıyorum ki o evde zorla tutulduğu sanılan %50’nin bile çoğu sokaklarda, elleriyle getirdikleri adamın alternatifsizlikten şımarıp bir diktatöre dönüşmesine dur diyorlar. Hepsi değilse bile bir kısmı bir köpek gibi saldır emri verildiğinde buna isyan edecek kadar aklı mantığı yerinde insanlardır eminim. Yıllar önce kendilerine çektirilen özgürlüklerinin kısıtlanması olayının şimdi ötekileştirdikleri biz oy vermeyenlere de uygulandığının farkındalar. Özgürlük ve hoşgörü sadece bize değil hepimize diyor bazı vicdanlı insanlar. O farkında değil ama biz ilk kez birbirimizi öteki olarak görmeyi bıraktık sadece bu ülkenin halkı olarak bir araya geldik, özgürlüğümüz, demokrasimiz ve geleceğimiz için hep beraber kardeşçe savaşıyoruz. Hep hayal edilen ama geleceğine hiç inanmadığımız o gün sonunda geldi ve ben ilk kez ülkemden bu kadar umutluyum…


p.s: Güzel ülkemin güzel insanlarının ve özellikle gençlerinin mizahi bir şekilde olaylara yaklaşımına hayran oldum. Onlar provokatör dedikçe verdikleri çiçekler, kandilde kandil simidi ayran ikilisi yiyip içmeleri, dans edip, şarkılar söylemeleri gerçekten harikaydı. Böyle bir bütünün parçası olmak gerçekten gurur verici J