tasarım

tasarım

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

27 Mart 2012 Salı

Beklentiler ve Hayal Kırıklıkları


Yaşamak hayal kırıklıklarından bir dağ biriktirmek gibiydi. Beklentiler, istekler, umutlar ve hayaller hepsinin sonu aynı, koca bir hayal kırıklığı. Zamanla çok acı deneyimlerle öğrendim ki “Beklentiler daima hayal kırıklığı yaratır.”
Hepimiz hayaller kurmadık mı şu şehirde yaşamalıyım, şu üniversiteyi kazanmalıyım, şuralara gitmeliyim, şu kadar para kazanmalıyım, güzel manzaralı evim olsun, arabam olsun… Örnekler uzar gider. Hep istedik ama her zaman olmadı. Bazen birinin aramasını bekledik günlerce ama telefon hiç çalmadı, döneceğim diyenler hiç dönmedi, unutamam dediklerimiz unutuldu, hiç gitmeyecekmiş gibi sırlar verdiğimiz dostlarımız gitti, sıkı sıkıya kenetlenmiş dağılmaz sandığımız aileler dağıldı, hiç bitmeyecek sandığımız güzel günler bitti… Bekledik, umduk, hayal ettik… Sonunda elimizde kalan koca bir hiç… Siz hala öğrenemediniz mi insanlar değişir, düşünceler değişir, şartlar değişir, değişmeyen tek şey gerçekten değişimdir. Uzun vadeli planların hepsi yalandır. Gerçekleştirdik sandıklarımız bile ilk yola çıkarken kurduğumuz hayalle tamamen aynı değildir. Değişiyoruz her gün, her saniye hayaller bile aynı kalmıyor, sonuçlar ise kat ve kat fazla değişiyor…
Kendimizden bekliyoruz etrafımızdakilerden bekliyoruz her şey bu kadar değişkenken nasıl o kafamızdaki mükemmel sonucu bekleyebiliyoruz ki. Acı gerçekle yüzleşmek gerek o istediklerimiz hiç bizim olmayacak, bizim olan hiçbir zaman istediğimiz yoldan bizimle olmayacak, istediğin kadar çok paran hiç olmayacak, sen istiyorsun diye kimse seninle gelmeyecek, sen hayatı böyle istedin diye çevrendekiler o hayatta boğulmayı göze almayacak. Hayallerindeki evden vazgeçip mutlu olduğun evde yaşamayı kabulleneceksin, o çok istediğin kariyeri sevdiklerin uğrunda feda edebileceksin, sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmek zorunda olmadığını öğreneceksin, yürüdüğün yolda yalnız kalma ihtimalin olduğunu seveceksin. Ve en önemlisi istediğin hayattan vazgeçip elindeki hayatla yetinmeyi öğreneceksin... Kabulleneceksin biz sadece yaratılanız, herkes yalnızca kendi yolunu çizer yandaki yollarla kafasına göre birleştiremez yolunu. Peki biz ne yapıyoruz boyama kitabi gibi kesin çizgilerle planlar yapıyor ve dışına taştı diye kendimizi de boyalarımızı da cezalandırıyoruz. Oysa bırak kendini elin ve boyalar mükemmel bir uyumla yolunu bir şekilde bulacaktır, sonunda çıkan harika resim de ne çizgi ne de kusur olacaktır.
Beklentilerin ve hayal kırıklıklarının canımı fazlasıyla yakmaya başladığı o dönemde yeni bir hayat felsefesi edindim. Bütün beklentilerimi sıfırladım, ne kadar az şey istersem o kadar az hayal kırıklığına uğrayacaktım ve başıma gelen bütün güzel şeyler benim için sürpriz olacaktı. Öğrenmiştim ki beklentiler hiç gerçekleşmeyecekti ve ben kafamda kurduklarım yüzünden saçma bir şekilde acı çekmemeliydim. Çok başarılı bir düşünceydi artık kimseden bir şey beklemiyor; başaramadım, olmadı gibi cümleler kurmuyorum. Son zamanlarda herkese de tavsiye ediyorum, hayal kırıklıklarının içinde boğulmaktansa beklentileri öldürün herkes mutlu olsun. Çünkü her beklenti etrafımızdaki insanları da bir sorumluluk altına sokar, mutsuzluğunuzda onların da payı vardır. O yüzdendir ki ne kimseye bir yük yüklemek gerek ne de kendini üzmek, en iyisi hiçbir şey beklemeden sürpriz tadında bir hayat yaşamak…
Ve her gece kendime tekrarlıyorum “Unutma! Beklentiler daima hayal kırıklığı yaratır.”



En sevdiğim filmlerden “Aşkın 500 Günü” ve en sevdiğim iki sahneden biri…  


P.s: Diğeri filmin sonundaki bankta konuşma sahnesi...

24 Mart 2012 Cumartesi

Yalnızlığımız


Öncelikle bu müzik eşlik etsin yalnızlığımıza…




Yalnızız hepimiz… Bu koca evrende, onca kalabalık içinde yalnızız…
Fark ettim ki her zaman ULAŞILABİLİR OLMAK fazlasıyla yıpratıyor insanı. İhtiyacı olan dostuma iki elim kanda olsa yetişirim de zamanla anlıyorsun ki sen hep yalnızsın. Hep orada olduğumu bildiklerinden midir nedir bilmiyorum ama nasıl olsa ararız bir telefonla gelir modunda etrafımdaki herkes. Gün gelir arka arkaya çalar telefonlar arada bir ararsın cevapsız kalırlar… Nasıl olsa PukiDiki iki telefon taşıyor ya üstelik telefonlarının sesi çoğu zaman açık, açık değilse bile sürekli kontrol ediyor ya nasıl olsa ararlar ve koşarak gider. Asıl ulaşmak istedikleri kişi değil ikinci bir alternatifim her zaman için. Yani asıl anahtar bulunamıyorsa başvurulacak paspasın altındaki yedek anahtar gibiyim çevremdeki insanların hayatında. Bu durum beni çok üzmeye başladı son zamanlarda, kabuğuma çekildim sessizce ve ne garip arayan soran yok. Gel bile demiyorlar garip bu sessizlik alışık değilim, belli ki ihtiyaç yok bu ara bana… Belki de bir gün fark edecekler yokluğumu ama ya o gün çok geç olmuş olursa, ben yalnızlığı seçip çeker gidersem? Öyle bir iz kalsın istiyorum ki hayatlarında arkamdan sadece iyi yorumlar yapılsın ve yokluğumda özleneyim. Bunun için illa gitmem mi gerek? Değerimin anlaşılamadığı hayatlarda ne işim var ki? Ya da istediğim gibi bir misyon edinemedim bu hayatta da kendimi mi kandırıyorum? Cool olmak gerekiyor belki de aranan insan olmak için, sevdikleri için bu kadar kendini paralayan birini kim ne yapsın? Sen kılını kıpırdatmadan o ödün verir zaten kendinden. Bu kadar basit belki de hayatın kuralı ama ben beceremiyorum. Neden her gece yastığa başımı koyduğumda derin bir yalnızlık kalıyor bana? Kalbim acıyor insanların riyakarlığından. Nasıl da kalabalık etraf sen ihtiyaçları olduğunda yanlarına koştuğun sürece…  Belki, belki de kalabalık içinde yalnız değiliz, kalabalıklarımız çok yalnız…

20 Mart 2012 Salı

Söz Vermiştim Kendime


Şimdi balkona çıkıp bir sigara yakmak ve çocukluğumun koşturduğu o sokağı izlemek vardı. Ruhumun ve bedenimin çoktan kaçtığı evimi özledim…



Kendimi artık oraya ait hissedemesem de evimi özledim ben. Çocukluğumu özledim, hayallerimi özledim, masumiyetimi özledim, her şey güzel olacak inancımı özledim. Geçmişe dair her ne varsa özledim işte. Bir gece vakti düşünce aklıma ailem, evim, çocukluğum ve en güzeli o sıcaklık… 17 yaşındaydım ergenlik bunalımlarım yetmezmiş gibi herkes bizi bunaltırken kendime bir söz vermiştim ben. Doğduğum şehirden gidecektim, bir daha hiç geri dönmeyecektim, sadece aileme kısa ziyaretlerde bulunacaktım ve onlar da beni ziyaret edecekti. Ama ben o şehre hapsolmayacaktım hayatımızın her yerine müdahale eden akrabalarımdan uzakta bir hayat kuracaktım çünkü tahammül edemiyordum bizim mutlu çekirdek ailemizi sorunlara boğmalarına. Annemin ve babamın hayatı onlar olmasa daha güzel olurdu ama sevgili çekirdek ailem uzak duramıyordu ya, seçimini orada kalmaktan yana yapıyordu ya ben girmeyecektim o girdaba. Uzak ve mutlu olacaktım, kendi çekirdek ailemi kuracaktım, kendi çocuklarıma yaşadıklarımı yaşatmayacaktım ve herkese arkamı dönüp sırf onlar için çok bencil olacaktım. Bir gençlik hayaliymiş insan ailesine sırtını dönemez ki, onlar o girdapta boğulurken göz yumamaz ki. Geniş aileden kaçmak istiyordum ya annem ve babam nasıl annesini, babasını, kardeşlerini bırakamıyorsa benim de olacağım oymuş bende bırakamam ki annemi, babamı, kardeşlerimi. Şimdi onları çok daha iyi anlıyorum. Gençlik hayaliydi yalanmış, ne kadar gitmesem de göz görmese gönül katlanır desem de aklımı doğduğum şehirde onlarla birlikte bıraktım. Yarımım ben bu hayatta aklım orada bedenim sürgünde…
Bıraktığın gibi kalmıyor hiçbir şey orada her şey eskisinden de beter ne yazıkki. Her gidiş dönüşümde biraz daha bırakıyorum aklımı orada. Mahvettiler dediğim çocukluğumu bile özlüyorum her gelen gün daha kötüsünü getirdikçe. Dönmemek üzere çıktığım bu yolda hiçbir yere ait olamadan bin parçaya böldüğüm aklım, ruhum savruluyoruz bir yerlere. Söz vermiştim kendime ama bu gece vakti o balkonda sigaramın dumanını üflemek istiyorum çocukluğumun oyunlar oynadığı o sokağa. Ne geçmişe ne geleceğe ait olabildiğim bu karanlığın içinde, yok oluyorum ben kendimi sürgün ettiğim bu yerde…


p.s: Karamsar takılmıyorum aslında alıştım ve kabullendim hayatımı, benimkisinin de böyle olması gerekiyor demek ki şikayet etmek manasız. Ama iş yazmaya gelince niyeyse elimden sadece böylesi çıkıyor bu aralar, üzgünüm bir süre böyle idare edeceğiz L

16 Mart 2012 Cuma

Sokak Arası




Karlar yağıyor üstüme kimsenin geçmediği bir sokakta tek başımayım, bir sokak lambasının altında gölgelerim bile kaçarken kendimden… Karlar yağıyor yüzüme soğuk soğuk, sıcak gözyaşımda eriyor, bense kendi gözümde eriyorum. Dünüm, bugünüm, yarınım geçiyor önümden biraz buruk, biraz yitik…

Bir köşe başında yitirdiklerimi arıyorum sonsuz gibi görünen, sokak lambasının bile gerçek anlamıyla aydınlatamadığı o sokaklarda… Daha dün hayallerim dolaşıyordu bu sokaklarda şimdi hepsi nerede ve daha önemlisi nasıl dağıttı bizi dört bir yana? Ne işim var burada, ne zaman geldim daha az önce akşamüstüydü ne çabuk kaçtı güneş benden? Neden bu kadar karanlık bu sokaklar, ışıklar da yanıyor oysa? Bedenim ağır geliyor ruhuma, taşıyamıyorum düştü düşecek…

Sigaramın ateşinde yakıyorum dünü, bugünü, yarını. Ateşimde kavruluyor tenim, sahi bu ben miyim? Bir sokak arasında kaybolmuş gençliğim… Kendi yarattığım karanlığıma gömüyorlar beni sessizce, ne kadar ağırmış toprak oysa ben en çok yağmur sonrası kokusunu severdim… Sanki biraz daha karanlık oldu, nefes de alamıyor muyum ne? Karanlık çöküyor içime ve içimde bir mumun titrek alevi gibi umut söndü sönecek…

11 Mart 2012 Pazar

Neden Anılar Biriktiririz?


Bu soruyu hep soruyorum kendime neden biriktiriyorum onca anıyı? Birlikte gidilmiş sinema biletleri, üzerine not düşülmüş kağıtlar, kısa ama can yakan silinememiş mesajlar, artık hayatında olmayan insanların fotoğrafları, çoktan dostun olmaktan vazgeçmiş insanların hediyeleri… Ben bunlardan bir süre önce kurtuldum ama hala düşünüyorum neden biriktirmişim onca şeyi bir yük gibi nereye gidersem gideyim taşımışım? Olmadık zamanlarda geçmişten bir şeyler hatırlarsın, açarsın kara kaplı kutuyu ve oturur ağlarsın bütün gece. Bu işkence değil mi kendine?
Yaşarken sanıyoruz ki bütün sevdiklerimiz bir ömür bizimle olacak, hiç kimseyi kaybetmeyeceğiz ve anılarımız asla canımızı yakmayacak. Oysa öyle değil gerçek hayat kimler geliyor kimler gidiyor hayatlarımızdan ve her giden bir iz bırakıyor. Soyut izler kalıyor illa onlarsız olmuyor da biz neden somut izler de bırakıp yaralıyoruz kendimizi?
Düşünüyorum bir zamanlar kimlerle içtiğimiz su, yediğimiz yemek ayrı gitmiyordu, bazen kahkahalarımızla bazen gözümüzün dolmalarıyla saatler sararken ileriye yarın bu kadar uzak düşeceğimizi biliyor muyduk? Benim çevrem hiç kalabalık olmadı etrafımdaki onca sosyal insana göre hep az ve öz dostum oldu ama bilseydim bir gün onları bile kaybedebileceğimi inanın bende o kalabalık masalarda birkaç ay sonra isimlerimizi bile hatırlamayacağımızı bilerek düşünmeden eğlenirdim. Şimdi nasıl özeniyorum bu kadar kalabalık gruplara, keşke anı biriktireceğime bir gün biteceği garanti dostluklar biriktirseymişim, eşyalar saklamak yerine kısacık anılar gülümsemeler saklasaymışım kutulara. Belki bugün canımın yanması yerine kalabalıklar içinden seçtiğim birkaç kişiyle devam ediyor olurduk ve gerisi hayatımızdan gelir geçerdi işte öylesine, geride hiçbir iz bırakmadan. Eh be anılar ne tuhafsın…




Ve bu yazıya bu şarkıyı uygun gördüm…

6 Mart 2012 Salı

Martının Kanadı

İşte benim martılarım…

Geçen pazar çarşı iznine, sevgilimi ziyarete gittim. Gece 2:30’ta otobüse bindim sabah Kadıköy’de buluştuk ve 17:30’da da tekrar otobüse bindim. Yani oldukça yorucu bir gündü benim için. Zaten cumadan itibaren bir koşuşturmaca içinde geçmişti geçen haftasonum, yazmaya bile yeni fırsat buluyorum. (Resmen 10 gün sonra J) Sanki benim gelişime özel İstanbul öyle sıcaktı ki o gün, ben otobüse bindikten sonra tekrar kapanmış hava biliyorum bana özeldi işte J Ne yaptık, nereleri gezdik bunu anlatacak değilim sadece hayatımda ilk kez martılara simit attım onu söylemek istiyorum. Bu kadar zevkli bir şey olduğunu bilmezdim, nasıl kapışıyordu öyle martıcıklar küçücük simit parçalarını.
Gizlice gittiğimden kimselere gösteremediğim fotoğraflara bakıyorum da şimdi, ben bir martının kanadında yaşamak istiyorum bu hayatı. Öyle özgürce kanat çırpmak istiyorum, savaşmak istiyorum yaşayabilmek için ve korkmadan dalmak istiyorum denizin buz gibi suyuna. Solmuş mavilikler üzerinde bembeyaz olmak istiyorum, uzaklaşmak istiyorum karadan bir martı gibi. Nereye çekersen oraya gidecekmiş gibi sallantıda hissettiğim ruhumu özgür bırakmak istiyorum sonsuz gibi görünen denizlere. Çok yoruldum bu aralar Sayın Dinleyenler, nedenini ben bile bilmiyorum. Hesaplaşmalara girdikçe iç dünyamın derinliklerinde kayboluyorum. Kendimi tanımaya çalışıyorum, aynalarda labirent oluyor benliğim. Sahi ben kimim? Ben artık tanıyamıyorum, ama biliyorum ben bir martı olmak istiyorum, onun kanadından atılmak istiyorum bu dünyaya…

3 Mart 2012 Cumartesi

Kafamdaki Sorular Kesiyorken Nefesimi


Kendimi bildim bileli hep depresif bir insandım ne yazık ki babam tarafından gelen genlerimde var, bardağın boş tarafını görenlerdeniz biz. Bu aralar yine o ruh halime döndüm, sanki hayatımdaki hiçbir şey tam olarak istediğim gibi değil. Belki de ben çok şey istiyorum bilmiyorum.
Dün akşam kendimi Bahçeli sokaklarına vurdum, amaçsızca yürümeyeli öyle uzun zaman olmuş ki. Alışkanlığımdır moralim bozukken ya sokak sokak yürürüm Ipod’um ile ya da evden çıkacak durumda değilsem banyoya kapatırım kendimi ağlaya ağlaya ılık bir duş alırım. Dün evde yalnızdım akşama kadar ve tercihimi sokaklardan yana kullandım, gerçekten çok zaman olmuştu özlemişim o içimdeki kasvetin yürüdükçe dağılmasını. Soğuğu yiyerek yüzüme bir kahve iki de sigara tükettim eve geldiğimde fark ettim 1 saat 15 dakika yürümüşüm ve gerçekten soğuk hava Ankara’da. Sigarayı sadece çok keyifli olduğunda ve çok morali bozukken içen bir insanım o derece kötüyüm yani bu aralar. Sebebini bende çözemiyorum, sürekli soruyorum kendime. İç huzurumu nasıl bulabilirim, neden böyleyim, nasıl bir insanım, nereden geldim nereye gidiyorum, değişiyorum her gün bir parça daha ama iyiye mi kötüye mi gidiyorum, değiştirebilir miyim kötü olan her şeyi? Ya da kendimi üzdüğüm gibi etrafımdakileri de mi yıpratıyorum, kimseyi üzmeden yaşamanın bir yolu var mı, kendi kendimi huzursuz eden bunalıma iten ben miyim, herkes mutlu bir ben mi mutsuzum? Sorularım labirent oluyor kafamda içinden çıkamıyorum. Oysa birkaç ay önce ne güzeldi hayat hiç olmadığım kadar mutluydum, bu kez doğru insan, doğru yer ve zaman diyordum şimdi neden korkuyorum yarından, neden geri geldi aptal depresyonum, niye kaset sürekli başa sarıyor ve ben bir adım bile ilerleyemiyorum?
Dün yürüdüm dağıttım kafamdakileri bugün iyiyim peki yarın? Biliyorum geri gelecek düşüncelerim, tıpkı bitmek bilmeyen kar gibi tam eridi sonunda derken geri dönecek. Ben böyle yaşadım 23 yıl, sanmam ki bu saatten sonra değişsin, kendime alıştım da etrafımdakilere bu işkenceyi yapmak işte o en çok beni üzen. Özür dilerim bütün sevdiklerimden böylesine karamsarlığa boğduğum için sizi…


Abim Ağır Roman filminin kasetini aldığından beri hayatımda yeri olan şarkı ‘’ Bir Vurgun Bu Sevda’’





Hayatımın bir çok anında dinlediğim, her dinlediğimde beni ağlamaklı yapan ya da ağlatan ve gece yolculuklarımın vazgeçilmezi…

Nefessiz zordayım, zamansız bir mekanda, çıkmaz bir yoldayım, amansız isyanda…

5N1K Mimim


Bir mim daha geldi bu kez Huyumkurusun’dan, teşekkür eder ve başlarım.
Mim Konusu: Ne, Nerede, Nasıl, Ne zaman, Kim sorularına aklınıza gelen ilk cevapları vermek. Bütün yanıtlar bağlantılı olabileceği gibi ayrı ayrı düşünüp cevap verebilirsiniz. Fotoğraflarla da destekleyebilirsiniz.
Çocukken sürekli neden diye soran ve bu konuda hala ünü devam eden, insanları bıktırmış biri olarak çok eğleneceğim bu mimden.

Ne?

Ne ne?
Her zaman verdiğim cevap bir el hareketi eşlik ediyor tam olarak bu değil ama idare edin.


Nerede?

Yere kadar camları olan, içimi aydınlatan ferah bir evde.
Bu fotoğraftaki değil ama o çok sevdiğim artık bize ait olmayan, kalbimdeki, İzmir’deki evde…



Nasıl?

Bayağı, işte.
Ben istediğim sürece her şey mümkün bu hayatta.


Ne Zaman?

Hemen şimdi, şu an.
Saat tam 12’de.


Kim?

Sen ve ben.
Gerisi fazla bu dünyada.

Şimdi sıra benim mimlediklerimde: