tasarım

tasarım

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

30 Aralık 2012 Pazar

Yılın Sonu

Yılbaşı demek tatil demek, dönüşte yeni yılın yeni yazılarıyla burada olacağım. Bir de yeni yıldan tek isteğim Allah’ım sen gönlümdekileri biliyorsun :p 2012 birçok açıdan kötü bir yıldı yine de Allah aratmasın ve bir daha vermesin o günleri diyor herkese mutlu mesut huzurlu yıllar diliyorum… J

27 Aralık 2012 Perşembe

Orgazm Olabilmek

Gazetede bu yazıyı okuyunca yazmak geldi içimden, bir anda bir cesaretle. Aslında nasıl yazacağımı çok bilmiyorum çünkü her ne kadar sevgilimle çok rahat konuşabilsem de başkalarıyla konuşurken benim için de tabu bu konu. G noktası ya da bölgesi değil de orgazmı yazmak istedim yazabildiğimce. Bana hep ilginç gelen bir konudur, yazıda da bahsettiği gibi bir çok kadının hiç yaşamayıp bundan şikayetçi de olmaması. Hayvanlar bu işi üremek için yapıyor olsa da biz insanlar hem zevk hem üremek için yapıyoruz bu bir gerçek. Peki ama o zevk almayan kadınlar ne için yapıyor, kocalarına karşı bir görev bilinciyle mi? Ya da şunu merak ediyorum ne kadar büyük bir zevki kaçırdıklarını bilseler de bu kadar rahat olurlar mıydı olmasam da olur derken? Peki sevişmek eyleminin vermek olarak görülmesi bu zevk almayan kadınların ödülmüş gibi, kendileri zevk almadan yapmasından mı kaynaklanıyor acaba?
Orgazm nasıl olunur bilmiyorum, ben art arda olabiliyorum ama bu büyük ihtimalle aşık olduğum kişiyle yaptığımdan, tenine dokunmak bile bana haz verdiğinden. Bu konuda gerçekten şanslıyım, kendimi rahatlıkla ona bırakabiliyorum ve bu da bana muhteşem orgazmlar olarak dönüyor. Hatta bazen numara yaptığımı bile düşünebiliyor, her seferinde nasıl bu kadar olabiliyorsun diye. Belki ilginç ama gerçekten hiç numara yapmıyorum ki söylüyorum da bazen daha küçük bazen daha büyük orgazmlar olduğunu. Tutku, zevk, aşk, bütünleşme isteği hepsi birbirine geçmişken olmamak mümkün değil ki benim için. Tabiki nadiren çok zor olduğum zamanlar da oluyor kafamın çok meşgul olduğu zamanlar ya da sevgilimin ne düşündüğüne kafamı taktığım zamanlar gibi. O vücuduma nasıl dokunacağını artık o kadar iyi biliyor ki gene oluyorum ama şiddeti farkı oluyor.
İşin aslı vücudunu tanımak, partnerine tanıtmak sanırım. Bu konuda Türk kadınlarına tavsiyem tabularınızı yıkın kendinize dokunun ve dokundurtun. İnanın erkekler orgazm olmanızdan acayip hoşlanıyor, sanmayın ki bencilce önemsemiyorlar. Hangi erkek seviştiği kadının zevkten titremesinden, nefes alış verişinin değişmesinden, sesine hakim olamamasından hoşlanmaz ki? Bu birlikte aşılacak bir konu ve bir tavsiyem de G noktasını boşverin herkesin zevk aldığı yer ya da oluş şekli farklı diye düşünüyorum. Çünkü erkek daha önce kaç kadınla birlikte olursa olsun ilk seferlerinde acemice yaklaşır ve zamanla tanır vücudu, zevk zamanla katlanır. Bu da herkesin birbirinden farklı olmasından kaynaklanır. Kısacası temel zevkler aynı olsa da detaylara inildiğinde herkes birbirinden farklıdır ve herkesin orgazmı kendine özeldir. Kiminin klitoris orgazmı olurken kiminin vajinal orgazm olması gibi farklılıkların yanında verilen tepkiler, vücuttaki etkiler de farklıdır.
Benim inancıma göre bir çift arasında cinsel uyum ve ten uyumu ne kadar iyiyse ilişkileri de o derece güzelleşir, aralarındaki bağ bu oranda kuvvetlenir. Tutku dediğimiz olay da buradan gelir. O yüzden herkese aşk, tutku, sevgi ve mutlu cinsellik diliyorum J

24 Aralık 2012 Pazartesi

Yeni Yıl Dilekleri Mim

Biricit beni mimlemiş öncelikle kendisine teşekkür eder, yeni yıl dileklerime başlarım J
1) Her şeyden önce her şeyin hayırlısını istiyorum, hepimiz için hayırlısı ne ise o olsun. Valla artık yok ısrarım, benim istediğim gibi olsun diye, böyle mutlu olunmuyormuş öğrendim J Her şeyi O’ndan iste, ama hayırlısını O’na bırak, verdiklerine şükret…
2) Huzur istiyorum, en önemlisi de iç huzur. Geçen yıl vazgeçilmezim olan iç karartıcı ruh hallerinin bu yıl bana uğramamasını diliyorum.
3) Allah sevdiklerimizle hep birlikte mutlu, huzurlu, bol kahkahalı günler versin bize.
4) Aileme sağlık, huzur, standart hayatlarını sürdürecek kadar para, hep alıştığım gibi mutlu günler diliyorum.
5) Bu noktada bencilleşiyorum ve sevgilim de beni sevsin, o da bana aşık olsun istiyorum. Tamam hayırlısı filan ama bu istediğim, hayırlısı olsun isterdim yalan değil. Benim onun yanında mutlu olabildiğimden daha da çok mutlu olsun benimle J
6) En önemli şeylerden birini unuttum iş istiyorum, iş! Artık bulayım şöyle kafama yatan bir iş ve tabi bende onların kafasına yatayım ki alsınlar beni işe. Çok parada filan gözüm yok mutlu olayım yeter. Tabi sevgilimin dibinden ayrılmam, şehir değiştirmem filan gerekmesin daha mutlu olurum J
7) Sevgilimin içinden arada çıkan öküz ölsün istiyorum J
8) Sevgilimle bu kadar kafayı bozmamak, arada ona nefes aldırmak istiyorum ama benden başka kimseyi fantezilerine bile sokmasın istiyorum J
9) Bir işim olsun sonra da kendime ait evim, evet evet bunu çok istiyorum J
10) Şart değil ama bir araba olsa o da fena olmazdı J Bir de hiç bilmediğim sokaklarda kaybolma zevkimi artık gerçekleştirebileyim ve tabiki yanımda sevgilim olursa daha da bir şey istemem J
11) Sadece kendime değil, dostlarıma da iş, güç, mutluluk, huzur, aşk!
12) Sadece ben değil bütün bloggerlar ve hatta bütün dünya mutlu olsun istiyorum. Gülen yüzler gördükçe daha çok gülelim, anlamsız hırsları bırakıp paylaşmanın değerini bilelim, olumlu düşünelim olumlu şeyler olsun.
13) Yeni bir çevre edineyim ve onların yanında kendim olabileyim, insanlarla konuşabileyim, dertleşebileyim. Tüm bunların sonucu olarak da kendi kendimin psikoloğu olayım, kimseye anlatamadığımdan depresyona girmeyeyim istiyorum.
14) 2012’nin tüm yaraları izleri ile birlikte yok olup gitsin İS-Tİ-YO-RUM!!!
15) Üç günlük dünyada artık ağlamayalım hep gülelim İS-Tİ-YO-RUM!!!
16) Son olarak tüm dünya için tam benlik bir dilek: Aptal yargıların olmadığı insanların sadece insan olarak değerlendirildiği, ayıplanmadığı, kınanmadığı bir hayat ve hoşgörüyle, insan sevgisine dayalı bir toplum. Dürüstlük, hak ve adaletin göstermelik değil gerçekten olduğu daha temiz bir toplum. İnsanlığımızdan utanmayalım artık be!

Yazdıkça aklıma daha çok geliyor o yüzden kısa kesmeye çalışarak bende MelodramBir Genç Kızın Hisli Defteri, Diloş’unKayfesiAslı, Senden Benden Bizden’i mimlerim. Tabi ki ben tek tek kimler yapmış yapmamış inceleyemedim ama isteyen herkes yeni yıl dileklerini yazabilir J

19 Aralık 2012 Çarşamba

Gecikmiş Veda

Öyle aşıklar ki annemle babam birbirine görücü usulüyle evlendiklerine inanamazsınız. Hani bazen annem için babamın çocuklarından önemli olduğunu bile düşündüğüm olmuştur. İşte bende huzurlu yuvamızda onların aşkına imrenerek büyüdüm. Ben büyüyecektim, hırslarımın doğrultusunda kariyer yapacaktım ve sonra aşık olacaktım. Hayat hiçbir zaman hayal ettiğin gibi olmuyormuş. Annem hep siz de aşkı bulun inşallah der, hep öyle dua ederdi. Sanırım ben annemin dilediği aşk hakkını boşa kullandım. Karşılıksız bir aşka düştüm ben. O beni hiç benim onu sevdiğim gibi sevemedi, belki de hiç sevemedi. O kariyer planlarımdan ilk kez biri için vazgeçmiştim, onunla mutlu olmayı gerçekten her şeyden çok istemiştim. Benim bu aşkta çok canım yandı. Öyle çok canım yandı ki kalbimi alıp sanki çiğnemişler gibi kanadı her yerim.  Oysa ben öyle güzel aşık olmuştum ki o benden çoktan gittiği halde hala kabullenememiş onu bekliyorum. O vazgeçilmez gururum bile çoktan terk etti beni, gurursuzca kapısında köle oldum ama nafile işte sevemedi. Boşa zorladım ben, kabullenmek gerek artık benimle mutsuz beni sevmiyor işte, kabullenmek gerek. Kalbim artık söz dinle yetmedi mi çektiğin acı? Öyle çok yandı ki canım benim artık cesaretim yok yeni bir aşka, ben bu acıyı bir kez daha çekemem. Zaten annem tek ve büyük bir aşk dilemişti ben onu da kaybettim. Yanlış aşkta kaybettim hakkımı. Keşke benimki de annemin ki gibi karşılıklısından güzel bir aşk olsaydı ama olmadı işte, kalbim aşka küstü artık. Ben yine de tüm gurursuzluğumla onu seveceğim ama uzaktan çünkü yaralanacak yeri kalmadı kalbimin. Ve ben bir daha kimseyi bu kadar çok sevmeyeceğim hatta onu bile…

p.s: Geçen yıl bu zamanlar askere uğurlamıştım onu şimdi ise benden uzakta mutlu olabileceği ama asla benim sevdiğim kadar çok sevilemeyeceği her hangi bir yere… Bu çoktan gitmiş bir adamın kalbine gecikmiş bir vedadır…


Yapacak hiçbir şey yok gitmek istedi gitti
Hem anlıyorum hem çok acı tek taraflı bitti…


Geberiyorum aşkından
Kalmadı bende gururdan eser...

18 Aralık 2012 Salı

Yarası Saklım

Kucağına al başımı, öylece yatayım sıcaklığında. Sıkı sıkı sar beni, sanki dünyanın ilk günü tanışmışız, bizden başka hiçbir şey yaşanmamış gibi. Öyle büyük şefkat göster ki tüm yaralarım iyileşsin. Yeniden sev beni, hiç kimseyi hiçbir zaman sevmediğin kadar çok. Öyle çok sev ki benimkiyle yarışsın aşkın, aramızdaki tutkuyu metrelerce uzaktan görsünler. Dokunmaya kıyamasın bize hiçbir hain el. Duygu yoğunluğuyla birleşsin tenlerimiz, öyle çok olsun ki gözyaşlarımız hesapsız aksın. Yoğuralım birlikte güzel olan her şeyi, senle benden biz çıkartalım. İki birey, iki hayat, iki aşk, iki hayal ama hepsine rağmen tek yol…

                                                      Bir kırık gençlik hikayesi…     

11 Aralık 2012 Salı

Prangalar Eskidi

Bir günde özler mi insan? Ben özlüyorum bu adamı. Ne memleketime sığabiliyorum onsuz ne de kendi evime. Sanki bir gün ondan uzakta uyuyunca farklı bir sabaha uyanacakmışım ve o artık bir daha hiç olmayacakmış gibi bir huzursuzluk içimde. Arkamı her döndüğümde onu kaybedeceğimi sanarak bunaltıyorum farkındayım, ama onsuz yapamıyorum. Ne zaman iş dışında bir yerlerde olsa kötü şeyler oluyor ve ben onsuz bir hayattan ölümüne korkuyorum.
İçimden tekrarlıyorum sürekli;
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...

HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM 
Seni, anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.

Ard- arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya...           
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana 
Bir bu yana...

Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza,
Bir kibrit çöpüne varana,
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.

Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamlardan,
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni...
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...
Ahmed ARİF

9 Aralık 2012 Pazar

Biriktirdiklerim Büyüdü İçimde

Siz hiç kendinizden nefret ettiniz mi? Kendinizi affedemediğiniz oldu mu, ya da aynadaki yüzünüzden kaçtınız mı hiç? Canınızın yanmasından korkarken daha çok canınızı yakacak hatalar yaptınız mı, peş peşe sıraladınız mı keşkeleri? Olmaktan korktuğunuz insana dönüştüğünüzü fark edip kendinizden kurtulamadığınız oldu mu? Benim oldu hem de bir kez değil. Ne zaman kaçtıysam kendimden daha çok girdapta kayboldum. Hayatta asla olmak istemediğim ne kadar kişi varsa oldum, ne kadar şeyi kınadıysam hepsi teker teker başıma geldi. Mutlu değilim, gurur da duymuyorum kendimden. Sadece çaresizim, kelimelerse kifayetsiz. Evet ben mutsuzum. Bir yerde zamanın birinde büyük bir hata yaptım sanırım, sonra hayatım sarpa sarmaya başladı. Neresinden tuttuysam elimde kaldı, kaçtıkça daha çok battım. Bütün işlerim ters gidiyor, bu şanssızlıktan daha beter bir sorun. Sanki evren benimle oyun oynuyor tüm iyi dileklerimin tersi olurken, kötü şeyler karabasan olup çöküyor üstüme. Kötü olan her ne varsa mıknatısa koşan demir parçaları gibi gelip yapışıyor bana. Oysa ben inancımı kaybetmiyorum, O’ndan hep hayırlısını istiyorum. Ama olmuyor galiba, benim canım yanıyor, etrafımdakiler benim yüzümden mutlu olmuyor. Ben gerçekten hayırlısını istiyorum, her şeyin hayırlısını. Neyi reva görse razıyım ama hayırlı olan hepimizin acı çekmesi mi? İnanın bana diretmiyorum benim istediğim gibi olsun diye. Başıma her ne geliyorsa sabırla çekiyorum. Ama ben çok yoruldum...
En çok korktuğum şeylerden biri insanların yaralarımı görüp dalga geçer gibi sormasıydı; görüyorlar yaralarımı, iyice bastırarak soruyorlar daha çok canım yanıyor. Yaralarım hiç iyileşemiyor. Diğer korktuğumsa hayatta yalnız kalmaktı ve şimdi iki kişilik hayat bile bana yapayalnız. Herkes uzakta, en yakınlarım bile ve ben sindiğim köşede gözyaşlarımı içimde biriktiriyorum. Cebimde biriktirdiğim mutsuzluklar öyle ağırlaştı ki taşıyamıyorum artık. Ya kader değişmeli artık ya da ben bu hızla mutsuz sonuma toslayıp yok olacağım…
Derdi ve kederi verdi, devasını da veriyor mu acaba ben son gücümle, sabırla direniyorum?

7 Aralık 2012 Cuma

Düzenli İlişki Batmış

Neden bazı erkekler düzenli ilişki yaşadıklarında bunalırlar? Neden hemen evli gibi olduk bu beni sıkıyor derler? Neden hep üzerlerinde bir baskı hissederler? Hepsi değil dikkatinizi çekerim bazıları böyle. Bazıları bir kadın olmama rağmen benden bile beter evcimenler. Bu tipler beni hep baydı her şeyi birlikte yapalımcılar, sürekli geleceğe yönelik cümlelerle hayaller kuralımcılar. İnsana özel alan bırakmayan bu tipler gerçekten içimi bayıyordu da şimdi neden sürekli ben diyen, bireysel yaşamına müdahale ettiğimi düşünen, sıkılıyorum, bunalıyorum cümlelerini belirli periyotlarla kuran bir adama aşığım hadi bunu anlayalım? Bana benzediği için seviyorum onu, ya da ben o birlikte olamadığım adamlara mı benzemeye başlıyorum onunlayken. Neden hayatım boyunca ilk kez biriyle değil 24 saati, günleri haftaları birlikte geçirsem sıkılmayacak haldeyken, o benden sıkılıyor? Hayat acımasız değil mi, ettiklerimizden daha beterini bulmuyor muyuz? Her şey çok güzel giderken her gün sıkılmadan onu evde beklerken, yemek yaparken, birlikte bir şeyler izlerken bir anda nereden çıkıyor ben bunaldım demek? Eskiden takip ettiği dizilerini izlemiyor oluşu benim suçum mu, ne zaman istedi de hayır izleme dedim  ki? Ya da arkadaşlarıyla buluşmamasını ben mi söyledim, niye benim evde sıkılacağımı düşünüyor ki ben bütün gün onu beklerken vakit geçirebilen biri değil miyim? Anahtarının bende olmasının bizi evli gibi yaptığını da nereden çıkarmış olabilir, hiç habersiz bir baskın mı yaptım ki ona? Ne zaman ben arkadaşlarımla buluşacağım sende buluş ya da eve git dedi de gitmedim? Ben bu evde olmak istediğim için olurken, dünyada en son istediğim şey benden sıkılmasıyken, kendimden sürekli ödünler verirken, rahatsız etmemek için kıyafetlerimi bile getirmeyip günlerce aynı şeyleri giyerken o nasıl bu kadar umursamaz bir şekilde sıkılıyorum, bunalıyorum, biraz özlemem gerek seni der ki? Hala buluşabileceğim birkaç arkadaşım, gidecek bir evim olduğuna göre o istesin ben rahat da bırakırım, ama senden sıkıldım demesin bu kalbimi acıtıyor. Ben bu kadar sıkıcı biri değilim, hele onun yanında hiç değilim, çünkü o benim yüzümü güldürebilen yegane insan. Keşke onun bende olduğu kadar bende onda olabilseydim. Keşke bazı erkekler bu kadar bireysel, bencil ve düzene gelemeyen insanlar olmasaydı…

1 Aralık 2012 Cumartesi

Bizim Ankara

Ankara’da aşık olmak zor iki gözüm diyor ya şarkıda doğrudur, sadece aşkı değil her şeyi zordur bu şehrin. Soğuktur Ankara, sevgilinin ellerine bırakırsın ellerini ısınmaz yine de, içine işler buraların soğuğu. Zaten öyle denizlere çıkmaz yolun, birbirine benzeyen sokakları arşınlarsın sadece. Eğer aşıksan ve onun elini tutuyorsan nerede olduğunun pek önemi yok ama her haftasonu uzun uzun düşünürsün acaba bugün ne yapsak farklı olarak diye. Boşuna düşünürsün, Ankara’nın çok alternatifi yoktur. Araban yoksa gezilecek her yer uzaktır sana, merkezin o sıkıcı kalabalığında bina yığınının arasında kalırsın öylece. Nefes almak zordur bazen buralarda. Kaçacak yerin yoktur, kaosa sığınmayı öğrenirsin bu şehirde. Her hafta düşünürsün farklı olsun diye ama yine de kendini bir başka alışveriş merkezinde bulursun. Bir dergide yazıyordu alışveriş merkezlerinin başkenti diye, yalan değil her yer o birbirine benzeyen binalarla kaplı. Dışarıyı görmeden tüm günü harcayarak geçir diye penceresiz yapılanlarından. Bana göreyse pabucumun başkenti, sevmiyorum işte bu şehri yapılacak bir şeyi yok, gezilecek bir yeri ya da görülecek harikulade bir yeri. Bomboş bir şehir işte tek güzel yanı aşıkken insanın gözü kördür ya anlamazsın bu şehir ne denli gri. Gidilecek yeri olmasa da gezemesen de aşıksan cehennem bile cennet sana. Ankara’da aşık olmak zor belki ama zor olan her şey, her şeye rağmen güzel bu şehirde. Sevmesen de gidememek, ona sarılıp kalmaktır Ankara…

27 Kasım 2012 Salı

Yiyememek

Tanımadığım insanların yaptığı yemekleri ya da pastaları yiyememek gibi bir sorunum var. Restoranda ortam temiz ve düzgün görünüyorsa yiyorum bir güzel, nasıl olsa kontrol ediliyor böyle yerler diye ama milletin evini nereden bileyim ben. Yapan kişiyi tanısam hal ve hareketlerinden, en azından tuvalete filan girerken gösterdiği titizlikten tahmin ettiğime güvenebiliyorum ama tanımıyorsam yok olmuyor, boğazımdan geçmiyor. Sevgilimin öğrencileri sürekli bir şeyler getiriyor ve ben yiyemiyorum, her seferinde söylememe rağmen kıskançlıktan zannediyor. Oysa annesi geldiğinde yaptığı yemekleri yerken söylemiştim normalde tanımadığım birinin yemeğini yiyemem ama anneninkini yiyebildim sırf senin annen olduğu için güvendim sanırım diye. Bir de Yemeksepeti’nden sipariş verirken bildiğim yerlerden çok rahat veriyorum diğerlerine güvenemiyorum. Saçma bir takıntı sonuçta gittiğim hiçbir yerde mutfağa girip bakamıyorum ortama ama içim almıyor, midem bulanıyor resmen ne yapayım. Küçükken de tanımadığım komşulardan gelenleri yemezdim, sadece sevdiğim insanlardan gelmişse yerdim bu çok eski bir alışkanlık yani. Bugün öğretmenler günü dolayısıyla gelenlerin fazlasını eve getirmişti Cio Çocuk ve ben yine yiyemedim. Şimdi de aklıma aşure geldi ve düşündüm ki zamanı da gelmişken, komşudan gelen aşureyi yiyemediğimden anne aşuresi özlemi çektiğim günlerdeyim. İnanın bok boğaz olup her şeyi düşünmeden yiyebilmeyi istiyorum bazen…

21 Kasım 2012 Çarşamba

Bakire Değilim,Nasıl Öderim?

Blogumu öyle sık didikleyip duruyorum ki istatistikleri günde 5 kez kontrol ediyor olabilirim. Dün bir aramaya denk geldim, biraz şaşırdım açıkçası ama bunu yazmak istedim: “bakire değilim nasıl öderim”
Neden benim blogum çıkmış karşısına bilmiyorum ama işine yaramadığı konusundan eminim. Burada sadece toplumun ikiyüzlülüğünü ve bunu suç olarak görmesini yazmıştım. Fark ettim ki kendimi ve kendi düşüncemi hiç yazmamışım. Aslına bakarsanız bunu yazmaya kendimi hiç hazır hissetmedim ama şu an bir cesaret yazabilirim gibi geliyor.
İlk kez tam anlamıyla seks yapalı çok uzun zaman olmadı, bir buçuk yıl önceydi. Kadınlar için ilk sefer tecavüz gibidir diye okumuştum bir yerde, kısmen doğrudur aslında. Ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamadan, buna hazır mıydın, değil miydin bilemeden olup bitiyor her şey. Sonrasında uzun süre kendimi kötü hissettim, suçluymuşum gibi. Geceleri uykumdan uyanıyor, sürekli kendime kızıyordum. Beynimde bir soru dönüp duruyordu “Şimdi ne olacak?” Bir şey olacağı yoktu, olmadı da zaten. Sadece baş etmeyi öğrendim. Modern görünümlü ama gerçekte tam klasik bir Türk ailesi olan aileme ters düşmüş olsam da onların bunu öğrenmesine elimden geldiğince izin vermeyeceğim. Bu benim hayatım, böyle yaşadım ve bugün pişman değilim. Daha normal olmayı, ailemin diğer bireylerine benzemeyi, değer yargılarına uymayı bende isterdim ama ben beceremedim. Belki bazı kadınlara göre daha düşkündüm sekse, belki içgüdülerime yenildim ama yalnız değilim biliyorum. Benim gibi birçok kadın var ve çoğumuz mecburen saklıyoruz kendimizi toplum içinde. Kendi içimizde pişman değiliz ama masumiyet numaraları çekiyoruz. “İstiyorum seni ama bu doğru değil, hemen olmaz sevgili olmalıyız önce” hepimiz aynı yalanları söylüyoruz. Burada eklemeden geçemeyeceğim ben netlikten yanayım birini çok arzulamışsam ilk buluşma ya da üçüncü diye saymam. Şu anda ilk buluşmamızda evine gittiğim adama aşığım ve onun yatağında, yanında yazıyorum. Ben ona karşı bu kadar dürüst olmasam bugün hala birlikte olamazdık belki de. Diğer yandan kendini yalan söylemek zorunda hissedenler içinse belki de toplum itiyor onları bu yalanlara kim bilir. Toplumun değer yargılarını sorgulayacak değilim ama bana göre herkes istediği gibi yaşar, kimse kimseye de bir şey diyemez ve kimse beni bakire olmadığım için de suçlu hissettiremez. Başkaları ne yapıyor bilmiyorum ama benim çevremdeki kimse beni tam anlamıyla tanımıyor, tanısalar benimle konuşmayı keserler, arkamdan ne dedikodular çevirirler ama bu da onları ilgilendirmez o yüzden paylaşmıyorum onlarla. Belki benimde yaptığımla dediğim tutmuyor ama toplum içinde yargılanmamak için gizlenmek zorundayız bu da bir gerçek. Ben sadece ilişkilerimde dürüst oluyorum ve onları kandırmayı asla denemiyorum. Bence insan sevdiği kişiyi bir ömür kandırmamalı, ne kadar severse sevsin, kaybetmek istemezse istemesin o kişiye dürüst olmak zorunda. Yani o her kimse bir şey ödemek zorunda değil, senin bedenin senin sorunun, illa bir bedel ödemen gerekiyorsa dürüst ol yalnızca kendine öde.

8 Kasım 2012 Perşembe

Sıcak Saatler



Dün benim için tam bir nostalji günüydü. Cio Çocuk’la nereden estiyse Deliyürek izledik birkaç bölüm, hatta her zaman sabah erken kalkacağım diye erken yatan insan çok geç yattı bu yüzden. O uyuduktan sonra benim de aklıma Sıcak Saatler düştü, kısacası dün Osman Sınav dizileri günüydü. Hazır geceleri uyuyamıyorken açtım ilk bölümden izlemeye başladım. O jenerik müziğini hatırlamak bile vurdu ilk andan. Dizinin ilk yayınlandığı yıl olan 1997’de ben henüz 8 yaşında olduğumdan ve o yıllarda evimizde sadece bir televizyon olduğundan o zamanlar izlememiştim bu diziyi. Öyle arada denk geldikçe parça parça izlemişimdir, daha sonraları ise tekrarlarından izlediğimi hatırlıyorum. Tabi bir de o zaman Mehmet Aslantuğ hayranı olmak için biraz fazla küçüktüm, sanırım kendisini dizinin son demlerinde keşfettim J Her ne kadar şimdi yaşlanmış olsa da hala ses tonuna hayranım ve bir de gamzesi gibi bir gerçek var ortada. Her zaman bayılmışımdır güzel gülen erkeklere üstüne gamze de eklenirse tadından yenmez. (Cio Çocuk kızma çünkü gamzen olmasa da gülüşünün bir numaralı hayranıyım bilirsin, hatta ben senin gülüşüne vurulmuştum ilk J) Zaten itiraf etmek gerekirse Bir İstanbul Masalı’nı da sırf onun için izlemiştim, her ne kadar benim için fazla yaşlı olsa da karizmatik adam, Allah karısına ve çocuğuna bağışlasın. Karısı demişken şimdilerde Arzum Onan’ı ne kadar soğuk bulsam, bu nedenle bana çok güzel gelmese de onu neden sevdiğimi de bu diziyle hatırlamış oldum. Kadın gülerken gözünün içi gülüyor nasıl sevimliymiş o yıllarda geri dön eski Arzum Onan, biliyorum hayat herkesten bir şeyler götürüyor zamanla ama siz nasıl güzel bir çifttiniz eskiden. Sanki aranızdaki elektrik diziden bile hissediliyor.
İlk bölümden başladım onlara bayılmaya, o ilk karşılaşma sahneleri yok mu “ Sen şimdi ağlarsın da” ve dalga geçer gibi bir gülümsemeyle çeker gider esas adam. Peki bu nasıl bir sözdür, o güzel sesten: “Avuçları toprak kokmayan insanlardan ben korktum ufaklık hep korktum…”  Bir de henüz oralara gelemedim ama sevdiğim bir sahne daha vardı Sedat Yalçın ve Cehennem Cevdet’ten:
Sedat: Hepsi gittiler cehennem, hepsi gittiler. Ne Yeşim kaldı, ne Melek ne de Buket.
Cevdet: Hava da gittikçe serinliyor.
Sedat: İçime kar yağıyor Cehennem bütün sonbahar yaprakları çürüyor.
Cevdet: Gidelim.
Sedat: Beni yalnız bırak.
Cevdet: Peki.
Sedat: Cehennem! Git onlara de ki Sedat Yalçın bir daha asla aşık olmıcak!
Her ne kadar nostalji rüzgarları içinde kendimden geçsem de tabiki dizinin çok komik yanları da var. Bir kere inandırıcılık sıfır herkes film replikleriyle konuşuyor, her an sevgi pıtırcığı modundalar, birbirlerine sarılıp durmalar, sorunsuz aile ilişkileri, yıllardır evli olup da her an aşk tazelemeye devam eden çifte sahip bu dizi biraz abartı tabi ki ama yine de sanki biz küçükken sıcacıktı tüm ilişkiler gibi geliyor insana. Belki de bu dizilerdi bana kendi dünyamı masal gibi gösteren; belki de o yüzden hep aşık olmak istemiştim, ailemin küçücük kızı olarak kalmayı şefkat içinde yaşamayı istemiştim, etrafım dostlarımla dolu her şeye rağmen gülelim istemiştim. Ama şimdi hepsi gittiler…


2 Kasım 2012 Cuma

Ev Hanımlığından Terk

Öğrenciliğim bittiği halde halı hazırda iş de bulamamam nedeniyle Ankara’da kalmak için bir bahaneye ihtiyacım vardı. Bende ingilizce kurslarına gidiyorum ve üst seviyelerde kurslar açısından başarısız memleketime dönmek zorunda kalmıyorum. Gerçi bunu da kimse anlamıyor herkesin dilinde burada kurs yok muymuş oluyor ama olsun ailem anlıyor ve boş boş Ankara’da kalmama nadiren laf ediyor. Evet onların da dediği gibi iş bulmam gerekiyor ama sevgilim burada çalıştığından Ankara’dan gitmeye niyetim yok ve burada iş bulamıyorum. Kurslarda oyalanmaya devam, bu ne kadar sürer bilmesem de bildiğim bir şey var ki ben oraya da boşuna gidiyorum. Son durumda oturup çalışmam gerekirken, telefonda anneme çalıştığımı söylüyorum ama onun yerine ev temizleyip, yemek yapıp, bütün akşam bıkmadan sevgilimle vakit geçiriyorum. Sonunda bahanelerim patlayacak ama hadi hayırlısı. Okul bitince dinleneceğim çok yoruldum, benim kadar stresi kimse çekmedi bakın ülser bile oldum diyordum da anladım ki dinlenmek benim yapıma tersmiş. Ben koşmaya alışmışım, durmamaya, stres hayatımın büyük bir parçasıymış böyle boş olunca çalışılmıyor işte beni o tempoya sokacak atraksiyonlar, sınavlar lazımmış. Ayrıca itiraf etmek gerekirse ev temizleyip, yemek yapmak her ne kadar zevkli olsa da hobi olmalı sadece bir yerden sonra sıkıyor Sayın Dinleyen, ev hanımı modundan patlamak üzereyim! Sanki sonu gelmiyor yaptıkça daha fazlası çıkıyor karşına ve inanın gerçekten çok sıkıcı. Evlenince kendini salan kadınları bile anlar oldum, bakım filan hak getire, paspalın önde gideniyim bu aralar. Sevgilim tipsiz diye dalga geçmekte kesinlikle haklı. Düşünün ki bir kadın olarak alışveriş bile yapmıyorum artık bir yere gittiğim mi var ki diye J
Son olarak şarkım da cuk oturdu J




Anne benim koşmam gerek
İstemiyorum pilav yapmak
Sana birde torun gerek
İstemiyorum çocuk bakmak

Anne ben aşka inanmam
Önce aşık olmam gerek
Gözyaşlarıyla sulanmam
Evlilik benim solmam demek


30 Ekim 2012 Salı

Mutluyken Ölmeli

Bazen her şey öyle üst üste gelirdi ki tüm umudumu kaybettiğim o mutsuzluk anlarında ölmek isterdim. Ölüp gitsem kurtulacakmışım her şeyden gibi gelirdi. Sanki ölüm kurtuluşmuş gibi, hızlı bir vedayla gitmek… Uzun zamandır tam anlamıyla mutlu olamıyordum, gülerken bile bir sonraki felaketi bekliyordum içten içe. Tüm bunlar hayattan beklentilerimi öldürmeden önceydi, sonra beklentilerimi bitirdim ve başıma her gelen sürpriz oldu, bazen iyi bazen kötü. Mutlu olmayı öğrendim böylelikle küçücük bir sürprizin mutluluğuyla yaşamayı. O zaman fark ettim ki insan mutluyken ölmeli… En mutlu olduğun anda, tüm hayatın çok güzel geçmiş gibi hissederek ölmeli. Tadı damağında kalmalı hayatın, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle gitmeli. Son zamanlarda ne zaman mutlu olsam aynı şeyi söylüyorum: “Çok mutluyum, şu an ölebilirim…” Tıpkı dün gece kokusuna gömülmüşken, 1 haftanın özlemini dindirirken, her zamanki gibi kolları arasında, başımı göğsüne yaslamış yatarken dediğim gibi. O son saniyenin gülümsemesini çalıp gitmek istiyorum hayattan, en huzurlu ve mutlu olduğum anda, geri kalan her şeyi boş verdiğim en güzel anda…

25 Ekim 2012 Perşembe

Seni Seviyorum

Seni seviyorum’a verilebilecek en kötü cevapların listesi yapılacak olsa benim Cio Çocuk’umunkiler birinci gelir. Konu değiştirmek, duymamazlıktan gelmek benim işim ne yazıkki yutmuyorum, yutamıyorum.
- Seni seviyorum <3
- :-*

- Sana aşık oldum
- Dolmuşa bindim eve geçiyorum şarjım az.
Bunlar sadece mesajda bir de yüz yüzeyken olanlar var ki daha beteri. Gözlerinin içine bakarak söylediğimde aldığım öpücüklerin haddi hesabı yok sanırım. O bu konuyu konuşmaya hazır değilmiş ama ben ilk kez duygularımı yaşamaya ve belirtmeye bu kadar çok hazırım. Kollarının arasında en huzurlu olduğum anda, içimden volkan olup taşan Seni Seviyorum’larım öpücük ödülünü hak etmiyor bence. Yok hayır, belki de daha kötüsünü bile hak ediyorum. Çünkü biliyorum bende ona hak etmediği şeyler verdim. Evet haklı bazen çok sevmek, çok aşık olmak kar etmiyor, hata yapmamak gerekiyor en başta ki kıymeti düşmesin hiçbir sevginin…

24 Ekim 2012 Çarşamba

Memleket ve Bayram

Evimdeyim yine, yeniden… Özlüyor muyum? Hayır sadece içindekileri. Ama yine de burada olmak güzel, bir de yanımda getiremediklerimi özlemesem daha güzel. Küçülüyorum ben bu şehre gelince, buradan uzakta geçen 6. yılıma girmiş olsam da atıyorum hemen o yılları üstümden. 18 oluyorum yeniden, bırakıp gittiğim güne dönüyorum. Belki de dönemiyorum, belki de o yüzden sevemiyorum buraya dönmeyi. O bocalama hali yok mu, bir yanımda geçen yıllar, yaşananlar, bana kattıkları ve diğer yanım 18 yaşının masumiyetine dönmek isteyen. Git geller yaşıyorum ama yine de mutluyum burada olmaktan, çünkü küçüldüm ben unuttum her şeyi…
Ne yazdım ben bile anlamadım, kafam kadar karmaşık. Bir yanım burada, memleketimde kalmak istiyor, bir yanım onun yanını benimsiyor memleket olarak, ona koşmak istiyor. Bir yanım 18’imi istiyor, bir yanım aldığı derslerle, değişimiyle mutlu. Ne hissediyorum bilmiyorum ama 1 hafta, bayram molası, memleket havası... Herkese mutlu bayramlar…

18 Ekim 2012 Perşembe

Çocukluğumda Kaldı Adı

Küçüktüm, her gece yıldızlara bakardım, karanlıktan korkar ve onlara sığınırdım. Bir çocuk vardı düşümde büyüttüğüm, yüzünü bile hatırlayamadığım ama buğulu camlara her gece adını yazdığım. Karanlık, korku, yalnızlık, yıldızlarım, o ve ben… İçimde biriktirdiğim her ne varsa yıldızların ışıltısına yüklerdim. Önce o çocuğun öldüğünü kabullendim ve öldürdüm onu tek hamlede taa içimde. O ölmüştü çoktan, ben de hayalini öldürmüştüm sonunda.  Sonra da yıldızlara hayallerimi anlatmayı bıraktım. Her şey beni hiç sallamadan gidiyordu nasıl olsa. Bir gün bir baktım büyümüşüm ve yalnızlığımı seçimli bir yalnızlık haline getirmişim. Daha da büyüdüm ben, yıllar sonra dönüp geriye baktım. 6. yılına giriyorum bu şehirde kayboluşumun ve yıldızlarıma sığınmayışımın…
Yıldızlarım vardı benim, derin yalnızlığımda, korkularımda ve endişelerimde; bir bakmışım yokmuşum artık...
Yıldızlarım vardı sığındığım, onlar da çoktan terk etmiş beni tıpkı o çocuk, masumiyetim ve tüm diğerleri gibi…
Şimdi anladım çocuk yıldızlarımın parlaklığını yitirdiğimdenmiş bu derin karanlık…

p.s: Ne zaman ondan bahsetsem gözlerim doluyor, yazamıyorum. Ruhumun karanlık yanlarından biri de bu sanırım…

                         5.10.2012  

17 Ekim 2012 Çarşamba

Güvenpark’ta Oyalanmaca



Kızılay’da oyalanmam gerekiyor O gelene kadar. Ellerimdekiler ağır geliyor bir de arada karnıma giren ağrı olmasa. Güvenpark’a yakın çıkmışım metrodan neyse bir süre oturayım dinlenirim diyorum ama korkuyorum da. Ankara’yı bilenler bilir garip bir yerdir bu park, şehrin tam ortasında Kızılay’ın göbeğinde her türden insanı barındıran bir yer. Kendime bir kızın yanını seçiyorum daha güvenli geliyor ama eşyalarım öyle bir yayılıyorki banka kızla göz göze geliyoruz gülümsüyor. Bazen hiç tanımadığımız ve tanımayacağımız insanlara gülümsüyoruz sebepsiz, 2 saniye sonra yüzünü bile hatırlamayacağımızı bile bile. Yan banka bir çocuk oturuyor sigarasını yakıyor, bir deli geliyor “Ben seni burada görmeyecem demedim mi git buradan, Kızılay’a bir daha gelirsen ananı avradını... ” Küfürler savuruyor arka arkaya çocuk ne yapacağını bilemeden yüzüne bakıyor anlamsız, böyle zamanlarda korku hepimize yayılıyor ya bizim banka da dönerse? Sonra bir adam geliyor deliyi alıp gidiyor tabi giderken onunla da bağrışıyorlar. Telefonumu elime alıyorum bir mesaj atıyorum O’na “ Güvenpark’ta oturup gözlem yapıyorum bunu yazcam komik olabilir :D ” Bir çocuk geliyor “Abla çay ister misin taze geldi?”, korkuyorum zor gidiyor. Yandaki çocuk gidiyor arkadaşı gelince ve yanımda ki kız kalkıyor telefon gelince. Dönüp son kez gülümsüyor ben karşılık veriyorum ve birbirimizi bir daha görmemek üzere kalabalığa karışıyoruz. Yandaki amcalar genç kızların yanına oturuyor özellikle yaşlı başlı adamlar diye onlara küfürler savururken ben de kalkıyorum biraz da dolanayım bu kadar korku yeter diyerek. İki adım atıyorsun park geride kalıyor ve bilindik kalabalığın içinde kayıpsın yeniden…

10 Ekim 2012 Çarşamba

Psikolog İhtiyacı

Hani bazen çıkmaza girer ya insan, hayatının neresinden tutarsa tutsun elinde kalır. İçinde hep kötü bir his, boğazında bir el nefes almasına engel olan. Ne yaparsa yapsın atamaz ya içindeki karamsarlığı, düzeltemez ya yaşananları, bir yanı kaçıp gitmek isterken bir yanı eski hayatının hayaliyle yanıp tutuşur ya işte öyle bir ruh halindeyim bir süredir. -mış gibi yaparak yaşıyoruz bir süredir. Mutluymuş gibi yapıyoruz, düzeltmişiz gibi tüm olanları. Hayat çok güzelmiş gibi gülüyoruz, sanki bu oyun hiç bitmeyecekmiş gibi hayaller kuruyoruz. Sonra her gece ve hatta her saniye aynı şeyi planlıyorum, bunu herkes yapar mı bilmiyorum ama çok kısa bir süre sonra öldüğümü hayal ediyorum. Sanki benim planladığım gibi olacakmış gibi, bütün yapacaklarımı yarım bırakıp, gitmek istediğim yerlere gidemeden, okumak istediklerimi okuyamadan, duymak istediklerimi duyamadan, kısacası her şeyi olduğu gibi bırakıp gidişimi görüyorum sürekli. Kimse anlam veremiyor bu hızlı gidişe, zaten ben de anlamalarını istemiyorum öyle sebepsizce, saçma sapan bir şekilde ölüp gittiğimi canlandırıyorum gözümde. Depresyona yatkın kişiliğim bana yine oyun oynuyor, bunun bilincindeyim ama düzeltemiyorum. Çünkü biliyorum ki hiçbir şey benim istediğim gibi olmayacak, ne hayallerimi bitirebileceğim ne de umudumu yok edebileceğim. Ölü gibi yaşamaktansa öldüğümü hayal edip içimi rahatlatıyorum işte. Yalnız kaldığımda ağlama krizlerine girmek istemiyorum, bir el boğazımı sıkıyormuş gibi nefesimin kesilmesini istemiyorum, sürekli kendimi tehlikedeymiş gibi hissedip kalbimin deli gibi atmasını istemiyorum. Ben sadece ölmek istiyorum. Evet farkındayım acil olarak psikolojik yardıma ihtiyacım var, durumum git gide daha da kötüleşiyor. O yüzden soruyorum Ankara’da iyi bir psikolog bilen var mı? Yardımcı olursanız çok sevineceğim.

7 Ekim 2012 Pazar

Cam Biberon

Cam bir biberonum vardı küçükken ama çok da küçük değil iken. Kardeşim 6 aylık filandı yani ben 4 yaş civarında. Nasıl severdim sütü, zaten annemi en çok emen de benmişim. Çok dediysek, annem yürüyen çocuğun emmesinden haz etmeyecek kadar toy ve henüz bu konuda bilgisiz olduğundan ben bırakmadan bıraktırmış işte memeyi daha yaşıma girmeden. Annem her öğlen bir biberon kardeşime verirdi uyusun diye, bana da cam biberonumu içeyim diye çizgi film karşısında. Kim bilir, hiç kıskandığımı hatırlamasam da belki bir parça kıskanmışımdır kardeşimi, belki o doğduktan sonra dönmüşümdür tekrar biberona. Tek ve çok net hatırladığım cam bir biberon olduğu işte. Her neyse yine bir öğlendi sütümü içtim mutfağa gittim anneme bitti dedim (Ben küçükken oldukça az konuşurdum.) sonra masaya bıraktım, arkamı dönmemle kolumu çarptım biberonuma ve camlar yerde paramparça. Nasıl ağladım hala çok net hatırlıyorum, içimi çeke çeke "Ama ben onu kırmak istememiştim…" Biliyordum sanırım annemin yenisini almayacağını, öyle içli ağladım ki yenisi için, almadı bırakmama vesile olsun diye. Ben bıraktım biberonu ama sütle birlikte. O kuru inadım girdi devreye bardakla içmeyeceğim diye direttim. Ben sütü özledim ama annemin inadı benden beter çıktı almadı bir daha. Çok zaman geçti aradan, ilkokula başlayınca yeniden düzenli olarak başladım süte ama o biberonu hiç unutmadım.
Küçükken bakkala gittiklerinde sakız bile istemeyen hassas çocuktum ben, ya parası yoksa annesinin diye. Şimdi anlıyorum ne denli sevmişim o cam biberonu, komik ama öyle. Nereden hatırladığıma gelirsek bu hikayeyi, bugün öyle bir anda telefonda duygusala bağlamışken geldi işte aklıma. Anlattım Cio Çocuk’uma benim cam biberonum sensin, ben kırmayı hiç istememiştim ki…
Ve ona söyleyemediğim kısmı, ben o cam biberonu kırmayı hiç istememiştim ama kırmıştım işte bir anda, bir kazayla. Bazen geri dönüşü olmuyor hataların, ne yaparsan yap ne kadar istersen iste inat ediyor biri ve bir daha olmuyor. Ne kadar istesem de onunla bir ömür geçirmeyi, acaba bir daha git der mi’lerle yaşıyorum…

3 Ekim 2012 Çarşamba

Bıraktım Her Şeyi Gitti!

Bu aralar aşk tüm hücrelerimi sarmış durumda ve ben gece onunla yatıp sabah onunla kalkıyorum. Evet aşığım ve mutluyum, çok şükür bu aralar iyi gidiyor gibi her şey. Umarım yine tepetaklak olmaz. Son zamanlarda aşırı derecede bozulmuş psikolojim sayesinde sık sık ağlama krizlerine girsem de, ciddi bir psikolojik yardıma ihtiyaç duysam da sayesinde biraz daha iyiyim. En azından ölme fikri daha az uğruyor beynime. Ama bugün böyle olumsuz bir yazı yazmak istemiyorum, uzun zamandır hayatımın geri kalanından bahsetmemiştim bu yüzden bunu anlatacağım. Son zamanlarda beni anlamadığını düşündüğüm, yanında bir türlü kendim olamadığım arkadaşlarımın çoğuyla görüşmüyorum. Onlar beni aramayı çoktan bıraktılar da arada işleri düşünce ayıp olmasın diye beni bir yokluyorlardı bende onları aynı şekilde ayıp olmasın hal hatır sorayım, başsağlığı dileyeyim diye yokluyordum. Ama bir süre önce hepsini bıraktım gitti, yoruldum açıkçası bu yapmacık tavırlardan. Uzaklaşmak istedim, nefes almak istedim. Beni anlamayan, tanımayan, saçma yargılarından korktuğum için yanlarında maskeler takmak zorunda olduğum insanların bu kadar hayatımın orta yerinde ne işi vardı? Bıraktım gitti, aramaz sormaz olduk birbirimizi. Sonra Facebook’ta bana gönderme yaptıkları şarkıları gördüm, ne saçma iş kıçıma bile takmıyorum onlar arkamdan konuşup duruyor dedim zaten bir süredir o site de saçma geliyordu bana, kapatsam mı acaba diye düşünmeye başladım. Önce aradım deaktif yapacağım yeri bulamadım sonra Cio Çocuk’la baktık bulduk ve kapattım gitti! 2007’de, üniversiteye gelir gelmez açmıştım hesabımı ve ilk kez kapatıyordum, başlarda zor oldu itiraf ediyorum. Gazete okuyup, dizi izle sonra bloglarda takıl ve gözlerin arka taraflarda bir Facebook arasın bulamasın. Hiçbir şey paylaşmıyor, online olarak girmiyordum uzun zamandır ama işte herkes gibi bende kim ne yapmış, ne fotoğraf eklemiş, yine hangi arkadaşım nişanlanmış ya da evlenmiş onlara bakıp duruyordum işte. Boş zaman aktivitesi gibi bir şeydi benim için hızlıca Home kısmında aşağıya doğru inmek. Ama bir o kadar da boş bir işti. Kurtulduğuma öyle seviniyorum ki şimdi. En azından şimdilik kafam rahatladı biraz, psikolojimi bir parça düzeltirsem geri döne de bilirim ama bir süre kapalı kalsın ben rahatlayayım diyorum. Kısacası sanal alemde gerçek kimliğimle yokum bir süre sadece PukiDiki yani gerçek ve hiç kimsenin tanımadığı ben olarak varım buralarda.

27 Eylül 2012 Perşembe

Bir Gece Vakti

Uyuyordu ve ben yine onu izliyordum. Gerçekten bu kadar güzel bir yüzü mü var yoksa bana mı bu kadar hoş görünüyor diye düşündüm. Onu izlemek, ona dokunmak bana heyecan verirdi her zaman, yine yükseldi içimde sıcacık bir his. Keşke dedim içimden, ondan vazgeçmek gibi bir aptallığı hiç yapmasaydım, bu hale getirmeseydim hiçbir şeyi, onsuz kalmaktan bu denli korkmazdım şimdi. Boğazımda kaldı yine nefesim. Onu izlediğimin farkında bile değildi ama döndü bana sarıldı, başı boynumdaydı şimdi ve ben eğildim kulağına fısıldadım: “Seni seviyorum!” Uykunun derinliklerinden duymadı beni ama bu kez de döndüm dua ettim: “Allah’ım nolur alma onu benden, hep böyle kalalım! Bir kez daha hata yapmama izin verme, tüm yaşananları telafi etmeme yardım et.”

24 Eylül 2012 Pazartesi

Aşık Olmak İstemiştim

Uzun yıllar önceydi, ben aşık olmak istemiştim…
Uzun yıllar önceydi annemle babamın aşkı gibi aşk istemiştim, birini kendimden çok sevmek istemiştim, ayaklarım yerden kesilsin istemiştim, tüm bencilliğimi bir kenara bırakıp sadece bir kişiye ait olmak istemiştim. Ben aşık olmak istemiştim, hep onu beklemiştim. Geldi, hiç beklemediğim bir anda, umudumu kestiğimde, hiç beklemediğim bir yerden geldi. Ben sanmıştım ki aradığım aşk karşılıklı olur, o zaman daha da çok severim, her şeyden çok severim sanmıştım. Yanılmışım, o beni benim onu sevdiğim kadar sevmedi, sevemedi. Benim hayal ettiğim gibi olmadı hiçbir şey ama olsun varsın aşk her şeye rağmen içimde, en vazgeçtiğim anda yeniden aşık oldum ben ona. Gözlerine baktım içimde kelebekler uçuştu, uyurken izledim içim titredi, gözlerimi her kapattığımda aklıma üşüştü sureti, bazen en s.kik anda içimde orgazmdan bile beter bir heyecan yükseldi. Aşk ne garip bir şeydi hem tatlı, hem acı, hem de ölümüne ekşi. Aşk ruhumu yeniden bağladı hayata, dünyam anlamlandı yeniden. Sevmeyi bile beceremedim ama yine de ben onu her şeyden çok sevdim. Bazen hissedersin aklı sende değildir, senin sevdiğin kadar sevmiyordur seni ama sen susarsın, göz görmeyince gönül katlanır dersin, bakmazsın görmek istemediklerine... Seversin sen, sevilmediğini bile bile ölümüne… Seversin bıksan da pes etsen de, yorsa da aşk seni…

Ben daha çok küçüktüm, büyüyünce aşık olacağım demiştim kendime, oldum. Dilim çok başka söylese de ben hiç pişman olmadım onu sevdiğime…

19 Eylül 2012 Çarşamba

5 Yıl Önceki PukiDiki'ye

5 yıl sonraya mektup yazmıştım bir kaç yıl önce. Şimdi ise 5 yıl önceki yani 18 yaşındaki kendime bir mektup yazabilseydim neler yazabilirdim onu düşünüyorum. Sanırım şöyle derdim mektubumda:
Hayat sandığın gibi değil öyle beylik laflar etme, boşuna büyük konuşma. Başına neler gelebileceğini gördüğünde hayatla savaşına sen bile şaşıracaksın. Asla yapmam dediklerini bir bir yaparken büyük konuşmamak gerekirmiş insanız her şeyi yapabilirmişiz diyeceksin. Bilmiş havaları bir kenara bırak daha yolun başındasın ve çok şey göreceksin 5 yıl içinde hatta sonrasında da devam edeceksin, şu an ben bile yaşamadığım için başıma daha da neler geleceğini bilmesem de. Tüm bunları yaşarken sana kılavuz olacak birkaç öğüdüm olacak dinlersen iyi edersin ama biliyorum sen yine burnunun dikine gideceksin. Öncelikle kendini yargılarken acımasız olmamayı öğrenirsen kendine çok büyük bir iyilik yaparsın, her şeyden önce kendinle kavga etmeyi bırak ve kendini sevmeyi öğren geç olmadan. Sonra hep karşıdan beklemekten vazgeç kendinden ödün ver, karşılığında çok daha fazlasını alacağını göreceksin bunu da sabırla beklemeyi bil. Çabuk vazgeçme sabrına yenilip, çünkü bekleyemediklerin sen vazgeçtiğinde sana gelecektir. Hayal kurmayı ne olursa olsun bırakma ama hayal kırıklıklarına kendini hazırlamayı da unutma. Beklentilerini öldür hayatta ne gelirse başına sürpriz tadında olsun. Heyecanla iste her şeyi belki olur belki olmaz ama sen yine de umudunu kaybetme, çaresizliğe yenilme zamana bırakmayı dene. Hatalarından ders almasını bil, insan olduğunu ve hata yapabileceğini unutma kendinle barış. Sevdiklerine verdiğin değeri göstermekten çekinme, insanları kırmaktan kork, kalp kazanmak için çabala, dostlarını iyi seç ve onları hiç bırakma, gemilerini çabuk yakma, yol yakınken dönmesini bil. En önemlisi de ailenden çok uzaklaşma, kendine verdiğin sözü hala çok net hatırlıyorum ama doğduğun şehre dönmemek demek ailenden uzaklaşmak demek değildir. Bir de onları hayal kırıklığına uğratacak şeyleri bile bile yapma, onlar seni her şartta sever ama kendine ve onlara saygın için pişman olacağın şeyler yapma. Sevmekten korkma, aşkı aramaya devam et, duygularını asla kaybetme, bağlanmayı öğren, sevilmeden sevmenin de güzel bir şey olabileceğine inan ve bu uğurda hata yapma. Karşılıklı olarak birbirinize zarar verdiğinizi düşündüğün insanları hayatından çıkartmakta çok gecikme, inan herkes kendi yolunda çok daha mutlu olacaktır. Aşk için savaşmayı öğren ama istenmediğin yerde kalma yanılgısına düşme. Kısacası tüm duyguları ve heyecanı ile yaşa hayatı, binlerce kez yenilsen de denemekten hiç vazgeçme, her gün doğan güneşe bak ve yeniden başla…
Ve son ve en büyük öğüdüm şudur ki herkes kadar İNSAN olduğunu asla unutma. Kimseyi hayatıyla yargılama çünkü SADECE İNSANIZ gün gelir her şeyi yapabiliriz, kendini affet ve hatalarından her zaman ders al…


Kul kurar, kader gülermiş…

16 Eylül 2012 Pazar

Evcilik Oyunu

Haftasonu memleket molası sonrası beyanatlarına başlıyorum. Annemle babam yoktu evet şehir dışındalardı ama ben yine de gittim. Kendini yalnız hissederken baban o evde olmasa bile baba evine sığınmak güzeldir. Gitmişken doktor olup cehennemin dibine atanan liseden arkadaşımla da görüşeyim dedim ve yakın zamanda evlenen yine liseden arkadaşımız bizi evine davet etti. Doktor olan arkadaşım kolaylık olsun daha alışamamıştır eve diye düşünerek kahvaltıya gidelim o zaman dedi ve öyle yaptık. Tabi başımıza gelecekleri bilmiyorduk. Kahvaltı diye önümüze peynir ve 3 çeşit bisküvi koydu yahu şaka gibi öyle kalakaldık, yalnız biz kahvaltı yapmamıştık diye. Markete çıkamamışmış üstelik uyandığını söylediği saatten 2 saat sonra gitmiştik o arada eli armut mu topluyordu ne yapıyordu anlamadım açıkçası. Hayır söylese poğaça simit bir şeyler kapar gelirdik ne bilelim böyle olduğunu hem bir şey yapmayacaksın niye eve davet ediyorsun ki giderdik dışarıda yapardık kahvaltımızı mis gibi.  Lisede 4 kız arkadaştık ben o gün Ankara’da olan (o bir intörn) arkadaşım Po ile samimiyim diğer ikisi birbirine daha yakındı ama benden istese samimiyetimize dayanarak laf etmezdim yani böylesi çok daha ayıp oldu, bir utanma emaresi de göremedim yüzünde açıkçası. Zaten 4’müz içinde hiçbir zaman hoşlandığı biri olmayan, birinden hayranlıkla bahsetmeyen kısacası en son evleneceğini düşünebileceğimiz arkadaşımız evlenmişti biz hala şaşkındık ama anladım ki o da çok hazır değilmiş evliliğe. Evcilik oyunu oynuyor gibi geldi bana şakadan kahvaltı, şakadan bir ev... Bir de komik olan kahvaltı seti almıştım hediye olarak daha içene koyacak zeytini bile yokki yavrucuğun. Böyle şeylere hiç takılmam ben ama yeni evli biri bir heves evini derler toplar salondaki o çamaşırlar, mutfak masasındaki kendi kahvaltılarından kalma çay ve peynir olmamalıydı. Kısacası şok üstüne şok yaşadım ama o da öğrenecek ablası demekki çok toy hem annesinin yanında okudu hiç iş yapmamış belli ki dedim. Sonra kendimi düşündüm ben ilk eve çıktığımda 40 yıllık aşçı modunda annemi arıyor dediğini yapıyor herkes çok güzel olmuş dedikçe zevklere geliyor idim. Kendini beğenmişlik yapmıyorum gerçekten yemeği güzel yaparım. Kahvaltı sevmediğim bir öğün ama pazar kahvaltısı en büyük zevkim olduğundan her hafta değişik bir şeyler yapmayı da iş edinmiştim kendime ki onlarda fena sayılmaz yani. (Şimdilerde Cio Çocuk’la her gün kahvaltı yapabilsem keşke diyorum orası ayrı.)  Anne yanında stajım annemin yaptırdığı çorbayı karıştır, poğaçanın hamurunu sen yoğur şeklini birlikte verelim, acıktıysan 2 yumurta kırdan ibaret benim de öyle tüm sorumluluğu bana vermişliği filan yok yani. Ama asıl mesele şu sanırım ki becerikli anneyi gözlemlemek bile yetiyor. O açıdan arkadaşıma üzüldüm evi nasıl çekip çevirecek, kocasının önüne ne yemek koyacak bilemiyorum umarım bir an önce geliştirir kendini. Bende bu sayede kendime haksızlık ettiğimi anladım, “Daha küçüğüm ben ya ev çekip çeviremem, hem iş hem ev idare etmek zor.” diyordum kendime güvenemiyordum ama o bile evlenebildiyse ben haydi haydi yaparım evet. Hatta oldu olan itiraf edeyim hormonlardan mı bilinmez eskiye göre evliliğe daha sıcak baktığımı söyleyebilirim. Ama yine de ben aşık olduğum adamla evlenip onunla yaşlanmak istiyorum, yoksa yalnız kalsam da umurumda değil der bu yazıyı da noktalarım.

13 Eylül 2012 Perşembe

İlgisizlik

Alıştım biliyor musunuz başkalarının hayatında hiçbir önemim olmamasına. Birbirlerine deli gibi aşık zaman zaman çocuklarını bile ikinci plana atan ebeveynlerim, kendi ailesi söz konusu olunca benim çocuklarım halleder nasıl olsa diyip tüm ilgisini onlara veren annem, depresyona yatkın bünyesiyle ilgilenmekten bizi unutan sadece sağlık problemlerimizi çok önemseyen babam, arkadaşlarına bile benden daha fazla kardeşlik yapan kız kardeşim, şimdi karısı olan sevgilisini bulduğundan beri beni aramayı hızla kesen abim, sevgili bulunca bir anda çekip giden dostlarım, kariyer hedeflerini her şeyin önünde tutan arkadaşlarım, arkadaşlarıyla bile benden daha çok ilgilenen, kendi hayatıyla ilgili önemli detayları benden önce onlara anlatan Cio Çocukum sayesinde nokta kadar hissediyorum kendimi şu dünyada. Kimse için hiçbir önemim yok bariz ortada ve ben bu duruma öyle alıştım ki. Eskiden bende şaşırıyordum kendime niye bu kadar ilgiye açım diye, sonraları fark ettim ki ben kimseden küçücük bir ilgi bile görmüyordum. Dışarıdan nasıl görünüyor bende biliyorum elbet ama dışı sizi içi beni yakar. Sandığınız gibi herkes bana prenses gibi davranmıyor, ilgi şımarığı filan değilim. Eskiden etrafımda dolanan erkekler bana kendimi iyi hissettiriyordu ama anladım ki onların da benden tek beklentisi vardı o da seks. Beklediklerini vermediğinde onlar da kalmıyor bir süre sonra ve sen alışıyorsun yalnızlığa, ilgisizliğe. Beklentileri öldürüyorsun zamanla, öyle bir alıştım ki saatlerce yalnız başıma hiçbir şey yapmadan oturabiliyorum. Ve sonra Cio Çocukum soruyor ne yaptın o kadar saat? (Aramadım saatlerce seni hiç umursamadım, gene ne b.k yedin demek bu.) Hiçbir şey diyorum belli ki inanmıyor ama bende soruyorum kendime ne yaptım o kadar saat telefonların çalmayacağını, kimsenin çıkıp gelmeyeceğini bilerek ne yaptım? Bilmiyor ben alıştım ilgisizliğe hep böyleydi bu. Görünürde kalabalık etrafım, herkes beni seviyor, göstermelik ilgileniyorlar, ah canım senin üzülmeni hiç istemem… Üzüldüğümde omzumda bir el arıyorum oysa ben, sadece bir el. Yok, bak burası zifiri karanlık kimse yok, duvarlarla konuşmayı öğreniyorsun zamanla. Canım çok sıkılıyor ne olursun bir çıkıp çay içelim diyebileceğim kimsem bile yok, ne Ankara’da ne de memleketimde... Şikayetim yok ben alıştım bu derin yalnızlığa, kimseyi istediğim de yok yürürüm ben saatlerce sokakları ayaklarım da bırakmaz ya beni…

p.s.: Dün evde patlamak üzereyken bir arkadaşıma mesaj attım ben memlekete geldim dedi, sonra başka arkadaşlarımla görüştüm bir tanesi haberim bile olmayan sevgilisiyle buluşacağını söyleyerek iki saat bile oturmadan kaldırdı bizi. Bu arada Cio Çocuk arkadaşlarıyla takılmaktaydı ve yeni işiyle ilgili sabahtan beri attığım hiçbir mesaja cevap vermemişti, en sonunda bende bunaltmamak adına susmuştum. Bugün annem ve babamı aradım daha ben haftasonu eve geleceğim diyemeden biz şehir dışındayız dediler. Anlayacağınız benim ne gidecek yerim ne de arayacak kimsem var, bu yazıyı yazarken psikolojim de oldukça kötüydü der yalnızlığıma dönerim…

p.s.2: Bu yazıyı yazarken fonda bu çalıyordu alakasız ama eklemek istedim…

12 Eylül 2012 Çarşamba

Küçücüğüm


Öncelikle müziğimiz…



Küçücük şeylere sığdırır oldum hayatımın tüm gerçeklerini. Minicik bir ilgiyle yetiniyor, hayatında açılmış nokta kadar yere sığıyor, gözle bile görülmeyecek kadar küçük bir umutla yaşıyorum. Küçücüğüm ben, küçücük bir yerdeyim ve boyumdan büyük gerçeğimi yaşıyorum. Küçücüğüm ben nokta kadar, yokum aslında ya da minicik bir yerde kayıbım…
Yok kızgın değilim, üzgün de değilim ben çok mutluyum bu küçücük yerde. Hayat öğretirmiş sana verilen kadarıyla yetinmeyi işte ben de bununla sınanıyorum uzun zamandır. Ne önemi var gururun, yüksek egoların, ilgi beklentilerinin; ben sevilmesem de çok seviyorum ve hiç şikayetim yok minicik yerimden, burada kalayım tüm gerçeğimle yeter…