tasarım

tasarım

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

31 Mayıs 2011 Salı

Uykusuz Uykucu

Uykuya dalmam kadar zor bir şey yok küçüklüğümden beri. En iyi annem bilir nasıl zor uyuduğumu. Küçükken okulda sabahçı olduğum zamanlarda hava aydınlanmadan servisim gelirdi annem de bu yüzden sağolsun beni 9da yatırırdı. Ne yazıkki ben hiçbir zaman o saatte uyuyacak kadar tavuk olmadım. Her gece 12de geldiğinde ben hala uyanık tabi. Bir de uyuyamadığım için her gün azar yiyorum. J
Yine ilkokul yıllarımda annem, babam ve kardeşim haftasonları köye giderlerdi ekinler için. O zamanlar evlerimizin çok yakın olduğu dedemlerde kalırdık biz. Tabi bana uyku yine haram çünkü yerimi yadırgardım yatağımı değil, dikkat çünkü benim yatağım kanepeydi eski evimizde. Normal yatakta uyuyamayan ilginç bir çocuktum. J
Neyse ki ilkokul bitti hepsinden kurtuldum. Tabi bu sefer de yeni evimize taşındık ve kardeşimle aynı odada kalmaya başladık ve odamızda da bir gece lambası. Bir huyum daha çıktı ortaya zifiri karanlık olmadan uyuyamıyorum bir türlü. Kardeşim korkuyorum diyor lambayı açıyor, ben kapat uyuyamıyorum diyorum her gece kavga bu yüzden.
Neyse büyüdük bu da geçti derken üniversiteye geldim, yurtta ışık olmaması ne mümkün mecburen alıştım ışığa, sese hatta bir süre sonra öyle bir hale geldim ki eve çıktıktan sonra ne şanssa artık sokağın en çok aydınlatan sokak lambası benim odamın önünde!!! Ondan bile etkilenmez hale gelmişim ama artık mışıl mışıl uyuyorum geceleri. Daha da ötesi bir kez disko havasında bir yerde gürültünün orta yerindeki koltuklarda (tabiki alkolün etkisi de yok sayılamaz J), bir kez de guitar hero’da (hala dalga konusuyum bu yüzden) uyudum. Bir de şarap içmişsem tamamdır öyle garip durumlarda bile uyurum ki şaşarsınız, yanımdakiler şoka giriyor valla J. Alıştım bende işte sonunda her yerde her zaman uyumaya, öyle uykusuz yaşamaya alıştım ki yolculuğa çıkınca daha Aşti’den çıkmadan bile uyumaya başladım. Uyuyordunuz diyip herkesten ayrı bana servis yapan muavinler de cabası J
Artık sorunum şu ki kendi yatağım dışında her yerde çok rahat uyuyorum, bu sefer de kendi yatağımda sık sık uykuya dalamadığım oluyor, dehşet uykum var ama düşünmekten uyuyamıyorum, stresimden yastıkları yumruklamak yeni alışkanlığım oldu artık. Yani illa uykuyla bir derdim var ya çok uyuyorum olur olmadık yerlerde ya da uyuyamıyorum. Öğrendim artık ben bu konuda tam bir ayarsızım J

Sessizlik

Nedense sustum bu aralar, sesimi çıkarmadan dinliyorum sadece. Masada sessizim, telefonlarda sessizim, kalabalıklar içinde sessizim, bir tek burada konuşuyorum anlatamıyorum kendimi beni tanıdığını zannedenlere. Kelimeler yetmiyor artık derdimi anlatmama yaza yaza dökecekmişim gibi içimi sürekli yazıyorum çoğunu yayınlamıyorum bile, ders çalışıyorum güya notlarım karalamalardan ibaret…
Kendime kaçtım bu aralar, sesim de içime kaçtı. Ama sessizliğim asaletimden değil konuşmanın yararsızlığından. Ne yaşadığımı bilmeyene, son birkaç ayda yanımda olmayana, kabuslarımı görmeyene, neyi anlatabilirim ki? Sadece söz verdiğin gibi yanımda ol, sessizce duralım, yanımda birinin olmasına ihtiyacım var derken bile çekip gidiyorsa yanındaki kime ne anlatabilirsin ki? Beni dinlemek, hayatımı merak etmek yanımda olmaktan daha önemliyse ne anlatabilirim ki?
Yanımda birilerinin olmasına çok ihtiyacım var, sessizliğime sessizliğini katıp bana destek olmasına çok ihtiyacım var. Söyleyemediklerim yerine sessizliğime anlamlar yüklemeden, sadece görünenlerle beni yargılamadan yanımda birinin durmasına çok ihtiyacım var.
Sessiz göründüğüme bakmayın fırtınalıyım aslında. Dışarıdan görünen sakinliğin aksine çok gerginim bu aralar patlamaya hazır bomba gibiyim. Kafam karışık, hayatım karışık, ben karışığım. Sessiz ve gergin bekliyorum yeni güne göre yaşam stratejisi oluşturacağım çünkü ben çaresizlikten sessizim bu aralar. Anlatamadığımdan susuyorum elbet konuşma sırası bana da gelecek…

29 Mayıs 2011 Pazar

Ankara’da Bir Pazar

Benim için diğer günlerden hiçbir farkı yok çünkü öğrenci evinde hafta içi okul günleri, hafta sonu ise eğlence günleridir, cumartesi ile pazarın bir farkı yoktur. Ama işte böyle güzel havalarda dışarı bakınca evi özlüyor insan sahi mangal yapıp yemeyeli ne kadar uzun zaman oldu? Bahar havasının kokusunu hatırlamıyorum evet çok uzun zaman olmuş, doya doya içime çekmeyeli. Bak yine hatırladım işte özlemişim eskiyi hem de çok… Oysa o günleri yaşarken sorsalar da hayat b.k gibi derdim, yanılmışım zaman öğretirmiş şükretmeyi, aratıyor be o günleri, huzur sevdiklerinle güzel bir pazara el sallamakmış oysa kaybetmeden bilemezmişiz… Ama öğrendim şu an belki elimde hiç bir şey yok gibi öyle görünüyor ama yanılıyoruz benim elimde koca bir dünya var, en azından hala sevdiklerim var uzakta da olsalar, araya zaman da girse sevdiklerim hala var. Yeniden kavuşma umuduyla güzel havaya bakıyorum yeniden penceremden. 1 dakika ya ben bu sefer neşeli bir pazar yazısı yazacaktım kim koydu bu hüznü içime, artık eğlenceli şeyler yazamıyorum, çok sinirlendim şimdi. Nerde benim gülümsemelerim? Tamam, bu mevsimde Ankara’da güneşli günleri bile gölgeleyen, bir anda gökyüzünü yere indiren yağmurlar var ama gülümsemeler ve gözyaşları da iç içe geçmeli Ankara havası gibi. Kim aldıysa geri versin gülümsememi ben artık mutlu olmak istiyorum, bir parça huzur istiyorum çok bir şey değil… Gözyaşlarından sıkıldım artık, gülelim hep beraber hayat sanki çok güzelmiş gibi gülelim. Dün yağmurda sırılsıklam olan ben değilmişim gibi, o sevdiğim bara sığınıp bira yemek ikilisi yapan kısmı alayım, yarın henüz hiç çalışmadığım 2 finalim olmasını değil çarşamba her şeyin bitiyor oluşunu alayım. Bardağın dolu kısmına bakalım artık boşlukta yeterince gözyaşı döktük. Penceremden duyulan kuş sesleri eşliğinde güzel bir pazarın şerefine ders çalışmaya dönüyorum, mutlu huzurlu günlerde buluşmak dileğiyle yüzünüzden gülümsemeniz eksik olmasın…

Tenini Özlemek

Hiçbir şeyi özlemedim belki de böylesine. Başkalarına göre sıradan bir ten benim için farklı bir doku, farklı bir koku. Sadece sarılıp uzun süre kalabilirdim öylece, son görüşmemizde kaldığım gibi. Gözyaşlarını görmemek için kafamı göğsüne gömüp, gözlerimi kapatıp sadece kokuna dalabilirim yeniden. Belki tekrar aşık olamam ama eskisinden de çok sevebilirim seni. Alışmak böyle bir şey galiba öylesine alışkınım ki tenine, kokuna, sesine, gözlerine, ellerine… Özlüyorum, her şeyi özlüyorum ama asıl özlediğim geçmiş galiba ben eski bizi özlüyorum bir daha hiç olmayacağını bile bile. Her şeyi bırak gel dedin ya son görüşmemizde, yine yapamadım. Başarmamız zamanın durması kadar imkansızdı, yeniden mutsuzluğumu alıp mutsuz etmeye gelemezdim. Yapamadım işte olmadı, sevdim çok sevdim ama zaman bizi yendi. Dediğin gibi her şeyi bırakacağım ama dönmeyeceğim, yine yeniden aynı şeyleri yaşayamayız buna gücümüz yok. Çok üzgünüm hoşçakal…

                                                                                                                                         Mart 2011

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Hep Aynı Terane Psikolojik Dertler

‘’Korkulan değil, korkuydu böylesine korkunç olan.’’

Korkuyorum evet çok korkuyorum. Anlatamadığım şeyler var, girdiğim dönülmez yollar, sakladığım şeyler var kendime bile itiraf etmekten korktuğum. Herkes hata yapar ama bazıları daha fazla yapar. Hata yapma yarışı yapmıyorum elbet, daha fazlasını yapmayı bende istemezdim. Gururumdan diyorum ya hataları ben yaptım, bedellerini ben öderim, ödeyemiyorum işte. Ağır geliyor bana bu kadar hata girdiğim bu yoldan dönebilsem tüm korkumu da alır kaçardım, saklanırdım sessiz sakin bir limana. Çünkü yalnız kalmaktan bile bu kadar çok korkmuyorum. Sıkılmadan bir insana bağlanıp, onunla uzun zaman geçirmeyi pek başarabilen bir insan değilim işte bu yüzden en büyük korkumda kendimi mahvetmek. Belirsiz bir hayata yol almaktan korkuyorum. Sınırlarımı kaybettiğimden beri korkuyorum artık yapacaklarım sınırsız, hatalarım sınırsız, zararlarım sınırsız.

Değişmek isteyip de değişemeyeceğini görmek, bir kez daha anlamak… Ben buyum ne yazık ki değişemiyorum kendimden korkuyorum, her şeyden herkesten, kendimden bile korkuyorum. İtiraf edemediğim şeyler var, altında boğulduğum sırlar, her yazımda dönüp dolaşıp aynı yere geldiğim şeyler var. Dayanamıyorum bu yük bana ağır…

27 Mayıs 2011 Cuma

Pencereden Görünenler

Gökyüzünden yıldızları indirmek istiyorum ellerine, bir çocuğun masumiyetini çalmak istiyorum kalbine yeniden başla istiyorum ıslak bir gecede arındığın geçmişinle… Fotoğraflara hapsedilmiş eski seni küllerinden doğurmak istiyorum, hiçliğini hiç edip yeniden hep olmanı istiyorum… İmkansızı istiyorum ruhumu affedeyim ki vicdanım temize çıksın diye.
Herkesten çok kızıyorum kendime, kimsenin cesaret edemediği kadar ağır yargılıyorum, her gece idam ediyorum kendimi ve her güne çürümüş bir kokuyla başlıyorum. Kendi pisliğinde boğulmak dedikleri şey bu olsa gerek. Değiştiremiyorum ne vitrini ne de içini soruyorum neden beni böyle iğrenç biri olarak yarattın? İnsan olduğu kişiden tiksinir mi, aynadaki yüzden midesi bulanır mı, girdiği suyu bulandıran bedeninden nefret eder mi? Azıcık hissediyorum kendimi, yetersiz… Pencereden bakıp gördüğüm betona toslamış kanlar içindeki vücudum bile beni tiksindiriyor, sanki bütün mikrobum dünyaya yayılacak gibi içime hapsettim, toprağa karışmasına bile izin vermedim. Belki de sadece geride bıraktıklarımdan pisliğimi saklamak istedim, kaybetmekten çok yanlış tanıdıklarına üzülürler diye. Gizli bahçemi ufka sakladım sanırken meğer her şey bir serapmış hep sayıkladığım mahremiyet ifşa olmuş, penceremden içeri bakıyorlar, üşüyorum tüm çıplaklığımla insanlığın önündeyim, üşüyorum çünkü artık bir buz kütlesiyim belki de çalıntı bir hayatın zavallı soytarısıyım. Aslında hiçbir şeyim. Ne önemi var işte insan bile olamadan insanlık bekleyen sahte bir yaratığım, kirli düşümden kendi yarattığım… Her ne isem ne kadar isem artık melek değilim, kirlendim…

Ruhumun siyahı görünüyor penceremden, bakan gözde değil suç görünen gerçekte, kimse yakamaz canımı benim yaktığım kadar, kimse zarar veremez bana benim verdiğim kadar. Hayat bir bumerang her şey sende başlar yine sana döner. Evrene verdiğim kirli nefeste boğuluyorum…


"Mahremiyetin gitti mi elden, sen de gitmelisin tez elden!" Mahrem, Elif Şafak

19 Mayıs 2011 Perşembe

Seyrüseferde

Yağmur yağıyor, otobüs hızla ilerliyor. 1 numaradan izliyorum yolu yani en önden. Aniden yolda buldum kendimi, ilk kez bu kadar çok yola çıkmam gerekiyordu. Her şeye sırtımı döndüm. Pazartesi başlayacak finallerime inat bütün kitaplarımı sırt çantama doldurdum ve yoldayım...  Bir yandan düşünüyor bir yandan dua ediyorum.

‘’Üç dua vardır ki, bunlar şüphesiz kabul edilir: Mazlumun duası, yolcunun duası ve babanın evladına duası.’’ 
                                                                                                                                     İbn Mâce, Dua, 11.

Bir yolcunun duasındayım duam hayırlsı ne ise o olsun… Oysa hepimiz yolcu değil miyiz bu hayatta? Her zaman hayırlısını diliyorum şimdi…

Hava kararıyor, yağmur hafifledi, yol devam ediyor. Bu yola çıkarken kaybettiklerimi kazanmak için son bir riske girmem gerekiyordu ya batarım ya çıkarım. O çok düşkün olduğum özgürlüğümü bile vermeye hazırım. İlk kez yarının korkusunu yaşamadan yaşamayı, sadece o ana ait olmayı deneyeceğim. Sevmediğim bir adamla sırf ilk diye, ortalığa düşmemek için, bir yere sığınma ihtiyacıyla ait olmayı deneyeceğim. Sevseydim aldatmazdım, böylesine boşlukta olmazdım. Şimdi hayat beni yollarda sürüklüyor. Korkuyorum…

Evet, hala korkuyorum ama buna ihtiyacım var. Bencilce peşimde sürüklemektense, nereye olursa sürüklenmeye hazırım. O çok sevdiğim şarkıyı dinliyorum bir yandan.

Seyrüsefer
Ey aşk al beni süründür
Yak ateşlerde        
Ben gönüllü köleyim sahibim sensin
Kanat beni ballı zehirden dişlerinde
Sen her şeye rağmensin ebediyensin

Annem annem annem beni aşka ver
Asi başım bir aşka boyun eğer

Gönül yangın mahkemesiz mahkum kederde
Çilemi seveyim ha gökte ha yerde
Ben aşksız neyleyim herkesteki bedeni
Ben dururum tende can seyrüseferde
Bir çölün ortasında ilerliyorum, kulağımda müzik aklım nerede kim bilir...

19 Mayıs



Eski bir Yılmaz Özdil yazısı fakat günün anlam ve önemine binaen paylaşmak istedim. Bugün 19 Mayıs ve ben Atatürk imzalı saatimi takmaktan gurur duyuyorum. Her saate baktığımda kendime hatırlatmaktan hiç vazgeçmemek dileğiyle 19 Mayıs kutlu olsun….






p.s: Bu saati aldığımız günü asla unutmayacağım.

Gecenin Rengi


En çok geceleri sevdim, gecenin sessizliğini. Uzun düşünceli gecelerde buldum kendimi, bütün detaylarıyla inceledim hayatımı. Herkes uyurdu ben bir hayale dalardım. Öyle çok hayalim vardı ki, bütün hayal kuranlar gibi bir o kadar da hayal kırıklığım. Olsun varsın hayaller gerçekleşmese de ben gece siz uyurken yeni hayallere dalarım, onlara uyurum.
Gecelerden sonra gün doğumları da gördük, gün ışığında hayatın olağan koşuşturmasında bende yerimi aldım siz gibi. Koştum durdum bazen yoruldum bazen şükrettim bazen de gülümsedim nedensiz. Sizin gibi bende güneşli günler bekledim buna inandım bazen gülümsetti bizi güneş çokça da karanlık iç sıkıcı havalarda buldum kendimi. Ne olursa olsun geçti günler, her gün bir geceye kavuştu, ben her günü geceye kavuşmanın avuntusuyla yaşadım. Geceler benimdi, en çok onları sevdim. Herkes uyudu ben enstrümantal bir müzik eşliğinde derinlere daldım. Zihnimin derinliklerinden inciler çıkardım.
Olduğum, göründüğüm ve olmak istediğim üç insan barındırdım içimde bir tek gece üçü bir araya geldi. Siz görmeden gizlice buluştuk karanlıkta. Her gece kavga ettiler içimde, ne ayırabildim onları ne de seçim yapabildim aralarında. Çünkü üçü de bendim, onları ben yaratmıştım bilerek ya da bilmeyerek.
Sessiz gece üç kadın, ışıktan kaçan sonsuz karanlığa mahkum, özgür oldukları geceleri seven üç kadın, bir bütünün üç parçası hayatın üç yarısı. Ben en çok geceleri sevdim siz uyudunuz ben hayaller kurdum üç yanımla. Kendi gerçeğimi yaşadım gecelerde, gün doğdu ben yaşar gibi rol yaptım sizlerle birlikte. Geceler benim, gecenin rengi benim…

                                                                                                                                               Nisan - 2011

15 Mayıs 2011 Pazar

Çapkınlık

Çapkınlık bu ülkede erkeklere özgü bir davranış sanılır, oysa kadınlar gizli çapkınlardır. Çaktırmadan yaparlar ve sonra geri çekilip erkekler kendilerine asılıyormuş, onlar bir şey yapmamış gibi davranırlar. Ama şu söz doğrudur ki dişi köpek kuyruk sallamazsa erkek bir şey yapmaz. Bütün insanlar gibi kadınlar da beğenilmekten hoşlanır, ister güzel olsun ister çirkin bütün kadınlar birilerinin kendine iltifat etmesinden haz duyar. Bu yüzden kadınlar gizli çapkındır beğenilmek içgüdüsüyle şekilden şekle girer ama hiç belli etmezler. Tabi bazı salaklar da vardır benim gibi yaptığı her şeyi göstere göstere yapan. Şeffaflık her zaman hoşuma gitmiştir, bazı şeyleri ortalıkta yaşıyorum buradan teşhirci olduğum ve hiç bir şey saklamadığım gibi bir sonuç çıkmasın bende saklıyorum tabi ki toplumun değer yargılarına ters düşmemek için ama bazı şeyler vardır ki saklamıyorum. Çapkınım evet küçük flörtler ediyorum sık sık; ama bunlarda ileri gitmiyorum. Beğenildiğimi biliyorum sadece bunun dile getirilmesini sağlıyorum ve sonra ben de birkaç iltifat ediyorum beğendiklerime hepsi bu. Belki de tam olarak bir çapkınlık bile değil sadece içgüdüsel bir hareket. Bildiğim bir şey varsa erkekler açık, kadınlar gizli çapkındır, benim gibi istisnalar ise kaideyi asla bozmaz.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Sürgün

An gelir terk edersin hayatını bazen mecbur olduğundan bazense kendi isteğinle. Herkesin söylediği bir masaldır gitmek, her şeyi bırakıp gitmek istiyorum arkama bakmadan derler de bu öyle kolay değildir. Her gidiş yeni bir hayat olmakla kalmayıp aynı zamanda bir sürgündür. Sana ait olan hiçbir şeyi yanına alamadığın sıfır ama geçmişin gölgesinde kırık dökük bir hayata sürgün.
Sürgünün psikolojisi bile değişiktir. Sudan çıkmış balık gibi ya da okyanus ortasında kalmış gemi gibi kalırsın öylece sana ait olmayan hayatın orta yerinde. Yalnızsındır yeniden kurarsın her şeyi tek tek, istediğin gibi kolay olmaz uğraşırsın yıkar yeniden yaparsın sonunda mükemmele ulaşacağının garantisi bile yoktur. Geride kalanlar hayata devam ederken sen geride bıraktığın her şeyi de içinde götürmüşsündür üstelik. Bıraktığın yerde zaman akarken sende aynı yerde durur. Sürgünü geçmişi çağırır her zaman, bir gün bir bakmışsın o sesi dinlemişsin, terk ettiğin yerdesin uğrunda yıllarını verdiğin kendi ellerinle yaptığın o hayatı bırakıp geri dönmüşsün sanki kaldığın yerden devam edebilecekmişsin gibi. Bakarsın hayat çoktan değişmiş orda senin hafızanda kalan görüntüden eser yok. Bazıları gitmiş bazıları yenilemiş hayatı sensiz yeni bir dünya kurulmuş. İşte o zaman sürgün anlar ki ‘’Sürgün her yerde hep yalnızdır.’’
Geride kalan olmak zor sanırlar oysa geride kalan hayata devam eder, giden hayallerinde o hayata devam eder gittiği yerde yaşadığı hayat dışında bir de bir hayali yaşar, ne gittiği yere ait olur ne de terk ettiği yere. En zoru gitmektir, sürgün olmak can acıtır. Her şeyi öylece bırakıp git gideceksen ama unutma sürgün ederken kendini bundan daha iyisini bulacağın hiçbir zaman garanti değildir.

                                                                                                                               01.05.2011   -     02:32

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Koyunluğa Devam…

Yine bir Ankara metrosu: ‎''Güvenlik nedeniyle tren seferlerine bir süre ara verilmiştir.'' Güvenlik görevlilerinin paso kontrolünden başka bir şey yapmadığı, bu nasıl bir ankaray soruyorum? Pabucumun başkentinden şaşırtıcı bir manzara daha...
Tandoğan’da 5 dakika kadar bekledikten sonra bir açıklama geldi güvenlik nedeniyle seferlere ara. İyi de ne kadar ara gidiş ve geliş istikametinde 2 tane tren dolusu insan bekliyor, duraklarda bekleyenleri saymıyorum bile bu insanların hiç mi yetişeceği yer olduğu düşünülmüyor da daha açıklayıcı bir açıklama yapılmıyor. Ben Aşti istikametine gidiyordum, Aşti yani Ankara otogarı, valiziyle insanlar da var bu trende otobüsüne yetişecek. Herkesin bir işi var yoksa bu kokuşmuş trende keyfi seyahat yapılmaz. Yine koyun gibi bütün ankaray indik herkes gideceği yere başka yollardan ulaşma çabasına düştü. Yağmur başlamak üzereyken yürüyerek işlerimi hallettim ve evime ulaştım. Arkadaşımla konuştum daha sonra 15 dakika ankaray bekledim dedi, diğer bir arkadaşım da Aşti’de şüpheli bir paket vardı, yanından geçtim o yüzden olmuş dedi. İşte buna şaşırmadım çünkü Ankara’da metrolara elini kolunu sallaya sallaya giriyor insanlar, sürekli bir kalabalık, herkes zamandan tasarruf peşinde mecbur. Bazen arıza oluyor yine hiçbir açıklama yapılmadan karanlıkta arada bir yerde duruyor tren 5-10 dk sonra hareket ediyor birden arıza nasıl düzeliyorsa (?!). Karanlık dar alanda nefessiz kalma fobisi olan bana hiç iyi gelmiyor bu arızalar aksine de hep bana denk geliyor bu tip şeyler. Telefonlar duraklarda çekmiyor, hiçbir zaman güvenli gelmiyor bana metro. Ve daha kötüsü daha önce yazdığım gibi bu metrolarda güvenlik görevlileri paso kontrolünden başka hiçbir şey yapmıyor. Biz vatandaşları korudukları için para aldıklarını sandığınız bu güvenlik görevlileri sadece ve sadece paso kontrolü yapıyor bu yüzden şüpheli bir paket görünce apışıp kalıyor, onlar çözene kadar Ankara metrolarında hayat felç oluyor. Sosyal hayatımızı sekteye uğratmaya kimin hakkı var, neden herkes asıl işini yapmıyor , bunu neden kimse sormuyor? Yine ben sordum boşluğa cevap gelmeyeceğini bile bile.
Tabi ki pabucumun başkentinde tek problem metro değil, son zamanlarda buna odaklanmama aldanmayın, en çok metrolar hakkında yazıyorum çünkü okul dönemi öyle yoğun geçiyor ki Ankara’da hayatım ev ve okula kapanıp kaldığım süreler dışında metroyla gidip gelmekten ibaret hale geliyor. Finallerimden sonra sosyal hayata dönüş yapacağım işte o zaman etrafımda gördüğüm farklı olaylarla, yeni konularla görüşmek üzere…

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Bir Daha Saçlarım Hiç O Kadar Sarı Olmadı

Bu olmadan önce sarı, dalgalı saçlı, koca yanaklı bir kızdım. Erkenden hayatın soğuk yüzüyle tanıştım birçoğunuzun hatırlamakta bile zorluk çektiği yaşta. Ölüm kelimesinin bile tanımını algılayamayacak kadar körpe yüreğim bir anda büyüdü. Normal bir büyüme değildi benimkisi vaktinden önce yeşermiş ağaç gibi bahar sanırken karın vurgununu yedim. Ne o küçük kız bıraktı beni ne de o hep dört yaşında kalan çocuğun sesi. Hiç unutamadığım bir cümle kazındı aklıma küçücük bir kız çocuğunun sesinden ‘’ama o benim arkadaşımdı.’’ Anlamıyordum işte, oysa arkadaşlar da ölürdü, küçücük çocuklar bile ölürdü, herkes ölürdü zamanı ve yaşı yoktu bir an gibi gelirdi sonsuz uyku. Ölüm kaçınılmaz bir gerçekti de en çok çocukları etkilerdi, anlayamadıklarından. Bu yüzden bu acıdan bana geceleri yatmadan buğulu cama onun adını yazan özlemle dolu bir çocukluk kaldı. O hep çocuk kaldı ben yine de büyüdüm, kaybetmekten korkan bir çocuk gibiydim hayata karşı, oyunu yarım kalmış bütün oyunlara düşman çocuk. Görünüşte büyüdüm hiç belli etmeden yaralarımı. Psikolojinin derinliklerine girdiğinde çıkamazsın derler, haklıdırlar insan çok karmaşık bir yapıya sahiptir yaptığın her şeyin altında yatan, görünmeyen bir anlam vardır. Zamanla fark ettim ki ben terk edilmekten hep korktum öyle bağlandım ki sahip olduklarıma gün geldi terk edileceğimi hissetim onlar beni terk etmeden ben onları ettim. Bağlılığım ve terk edişlerim arasında keskin dönüşler yaparak insanları şaşırtmak en büyük özelliğim oldu. Sonuç olarak herkes gibi beni de yaşanan olaylar zinciri yarattı. Benim payıma ilk halkaları zayıf olduğu için en zayıf halkası kadar güçlü bir hayat düştü. O çocuğun babası ise fotoğraf makinesine küstü, birkaç yıl hiç fotoğrafım olmadı, saçlarıma ne oldu hiç bilemiyorum.  O öldü, ben büyüdüm ama bir daha saçlarım hiç o kadar sarı olmadı…

                                                                                                                                                 25.04.2011
 
Bu kız çocuğununkine benzer sarı dalgalı saçlarımı bende çok özledim...

7 Mayıs 2011 Cumartesi

İhanet

Ayrılığı kelimelere dökmek zordur, en çok bunu yaparken zorlandım belki de...
Geçen yıl üç buçuk yılımı geçirdiğim sevgilimle sayısız ayrılık konuşmalarından birini daha yapıyordum. Bu kez her seferkinden farklıydı, bu kez cidden ayrılıyorduk ve gerçekten hiç kolay değildi üç buçuk yılın hesaplaşmasını beş dakikada yapmak. Bir elimde pencereme bıraktığı çiçeklerin sonuncusu, kendi eliyle vermek istediği, bir elim onun ellerinde son kez bırakmaya çalışırken aklım, kalbim, ruhum hepsi birbiriyle çelişiyordu. Zor olsa da bıraktım elini son kez baktım gözlerine ve son bir öpücükle gitti ‘’ Madem öyle istiyorsun hoşça kal…’’ 1 ay sonra bir gece ani bir kararla otobüse atladım ve İstanbul’a gittim onun yanına, ağlaya ağlaya tekrar dedik ama olmadı, çünkü onsuz geçen sürede küçük flörtüm olmuştu ve bunları her gün başıma kakarak beni ağlatıp intikam alma çabasındaydı. 1 ay bile dayanamadım telefonda öylesine bir konuşmayla bitti çünkü son ayrılık konuşmamızdan sonra bir kez daha o kadar duygusallığı kaldıramazdık. Sonra yalnız birkaç ay ve yaraları sarmaya çalışan ben vardım, Eşekkafalım nasıldı nerdeydi haberim yoktu.  Onu görmemek için doğduğum şehre çok az giderek geçirdim bütün yazı öyle sürüklenerek ailevi ve kişisel problemlerle dolu 3 ay geçti.
Bir kez daha sevmeyi denedim bu kez farklı olur sandım, yeni bir ilişkiye başladım, 6 ay başlangıçta rüya gibi son zamanları kabusa dönerek geçti. Kabuslar yavaş yavaş başlarken bir gün hiç beklemediğim bir anda geçmiş beni çağırdı. Uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşımı aradım. Birkaç saçma cümle kurduk ikimizde şaşkındık o kadar zamandan sonra yaptığımız bu konuşmaya. Ne diyeceğimi bilemez bir halde kapattım telefonu anlamıyordum içimde kocaman bir sıkıntı vardı. İşte o anda aklıma o geldi, eski sevgilim, Eşekkafalım, bir anda ağlamaya başladım başkasını seviyor biliyorum beni sevdiği kadar çok seviyor, deli gibi ağladım o gün ertesi günkü finalime çalışmayı bıraktım ve ağladım. Oysa hakkım yoktu ben başkasıylaydım ve onun da başkasını sevmeye hakkı vardı. Ama işte mantığı yoktur sevmenin.
Yarıyıl tatilim iki gün sonraydı zaten gittim, dayanamadım onu aradım ve görüştük. Yine karşı koyamadım çekimine aramızda öyle güzel bir bağ vardı ki ne yaparsam yapayım kopmuyordu. Ben onun en imkansız anda kapının arkasında olduğunu bile hissedecek kadar ruhunu hissediyordum. Şebo’nun  ‘’ Sevgilim ve dostum babam, oğlum arkadaşım, aşkım her şeyimdin sen.’’ sözlerini hep ona gönderirdim zaten ben. Bizim ilişkimiz öyle bir ilişkiydi, eski aşkımdan eser kalmamıştı ama bir parçam ona aitti sanki onsuz tam olamıyordum. Ne senle ne de sensiz…
Fakat onu aramam yanlıştı koca bir yanlışa sürüklenerek yeni ilişkimi de mahvettim. Şimdi ihanetin bedeli bir ayrılık konuşması daha yapmam gerekiyordu. Kaçtım 2 ay boyunca sadece telefonda yaptım bu konuşmayı ama sonunda dün akşam bu konuşmayı yapmam gerekti, bunu borçluydum 6 ayıma. Zor oldu her zamanki gibi zor… Yine son bir bakış hoşça kal diyip indim arabadan gene arkamda şangırtıyla kırılan sesler duydum dönüp bakamadım bile.
Sen kimseyi sevemezsin derler bana, çabuk karar veriyor, olmayınca bozuyorsun derler.  Bir yazımda  bahsettiğim gibi ben terk edilmekten korkarım bu yüzden hep terk ederim. En çok da dürüst olmadığım zaman. Çünkü bence ihanet başkasına edilenden çok kendine edilendir. En çok kendine ihanet edersin aldığın kararlara, girdiğin dönülmez yollara, kalbine… Belki sevmeyi beceremedim belki de benim sevme tarzım farklıydı ama olmadı işte yapamadım küçük flörtler, dayanamadığım geçmişten gelen çekimler küçük ihanetler; mahvetmemek için çekip gittiğim hayatlar… Dürüstçe söyleyemediğim her şey vicdanıma saplanmış bir ok gibi duruyor ve ben nefesimin kesildiği o anlarda gitmekten fazlasını yapamıyorum, elimden daha fazlası gelmiyor. Bütün dünyayı kandırabilirim ama kendimi asla… Biliyorum ben kötü biriyim kalpler kıran sonra da çekip giden biriyim ama kalsam daha çok kırardım bunu da biliyorum. Varsın adım kötü olsun istediklerini desinler arkamdan ama ben sadece insanım hatalarımla, günahlarımla... Bir zamanlar msn iletimde yazdığım gibi ‘’Hataları ben yaptım, bedelleri ben ödedim kime ne!’’

1 Mayıs 2011 Pazar

Merak


Merak kurtulamadığımız insani duygu ve yasak olan her zaman aklımızı kurcalayandır. Yunan mitolojisinde ölümlü Psykhe (Ruh) ve Aphrodite’in oğlu Eros’un aşkını baltalayan da yasak olana meraktı.
Eros aşık olduğu, güzelliğiyle annesi Aphrodite’i bile kıskandıran, Psykhe’yi sihirli bir saraya kapatmıştı ve ona şunu söylemişti: "Aşkımızın sırrını kalbinde taşıdığın sürece mutlu olacaksın. Beni görmeyi aklından bile geçirme, kim olduğumu ya da kimin oğlu olduğumu öğrenme, bilmeden tanımadan beni körü körüne sev. Senden gizlenen şeyleri öğrenmeye çalışarak mutlu olma fırsatını elinden kaçırma." Bir aşk bundan güzel olabilir miydi? Bedenlere inat bütün ruhunla sev diyordu Eros. Ama merak işte bu Psykhe kendini kıskanan kardeşlerine inanır, Eros öyle çirkindir ki ondan geceleri karanlıkta geliyor, sarayda ışık yakılmasına izin vermiyor gün doğmadan da gidiyordu. Psykhe buna inandı ve merakından bir gece Eros uyuduktan sonra yüzüne baktı öyle yakışıklıydı ki Eros'un yakışıklılığı dünyada ki başka hiç bir erkekle kıyaslanamazdı. Yüzü tarif edilemeyecek kadar güzel bu delikanlıyı görünce Psykhe'nin ona duyduğu aşk daha da arttı. Sevdiğini alnından öpmek için eğildiğinde içinde fitil bulunan lambanın kızgın yağından bir damla Eros'un çıplak omzuna damladı. Eros duyduğu acıyla sıçrayarak uyandı. Sevgilisinin kendisini dinlemeyip yüzünü görmek için ona oyun oynadığını anlayınca hemen kanatlarını açıp uçarak oradan uzaklaştı. Eros'un gitmesiyle Psykhe için yaptığı büyülü sarayda bozuldu, üzüntüden ne yapacağını bilmez olmuştu merakının bedeli çok ağır olmuştu, hatası yüzünden dünyada her şeyden çok sevdiği kişiyi kaybetmenin acısıyla yollara düştü. Eros’u bulamayınca son çare annesine gitti fakat onu kıskanan Aphrodite’in sarayında köle oldu, Eros için her şeye katlanırdı. Sonunda Eros'un yanan omzu iyileşti ve kendisine bu kadar yürekten bağlı olan sevgilisinin kaderini değiştirmek için Olympos'a gitti. Zeus'un ayaklarına kapanıp Psykhe'nin kurtarılması ve kendisine eş olarak verilmesi için yalvardı. Zeus onun tüm isteklerini kabul ederek Hermes'e Psykhe'nin Olympos'a getirilmesini emretti. Eros ve Psykhe çok mutlu bir hayat sürdüler.
Merakının bedeli Psykhe için belki sevdiğinden ayrı geçen biraz zaman oldu ama bizim için böyle miydi her zaman? Merakımız yüzünden sonsuza kadar kaybettiğimiz şeyler olmadı mı? Bazen Eroslar hiç affetmedi sözüne edilen ihaneti. Aşkları öldürdük merakla, dostlukları bozduk, güvenleri kaybettik. Doğduğumuzdan beri merak ediyor deneyerek yeni şeyler öğreniyoruz, bazen de merak izlerini hiç silmiyor üstümüzden. Tıpkı içi çay dolu termosun açık olup olmadığını merak ettiğimden ayağıma her baktığımda gördüğüm çocukluktan kalma yara izi gibi. Artık termosun çayı ne kadar sıcak tuttuğunu biliyorum ama büyümek sadece merak ettiğim şeyleri değiştirdi, hala meraklı bir çocuk gibi hayatı keşfetmeye devam ediyoruz.

1 Mayıs

İşçi bayramı 1 Mayıs. Ailem işçi değil ben de değilim hatta şu an mühendis adayıyım. Babama göre biz hep orta halliyiz sadece zaman zaman orta halin azıcık üstü olduğumuzu kabul etti, şu andan daha çok paramız varken de daha azı varken de biz hep orta halliydik. Çünkü ne kadar paramız olursa olsun biz hep böyle yaşadık. Sıradan olmak bizim için hep önemliydi, yukardan görmedik insanları, ezmeye de ezilmeye de tahammülümüz olmadı. Ailem işçi çalıştıran bir şirket sahibi olmasına rağmen hep insan gibi davrandılar çalışanlarımıza. Maaşını verdiğimiz hiç kimse arkamızdan Allah razı olsundan başka bir şey söylemedi bugüne kadar. Böyle öğrettiler bana bu yüzden ezilen insan görmeye, sınıf ayrımına dayanamıyorum. Bugün işçi bayramı değil benim için bu herkesin bayramı, sınıf ayrımına karşı olan herkesin bayramı.
Hani diyor ya reklamda: ‘’Herkes eşittir ama bazıları daha eşittir.’’ Neden böyle bu dünyanın düzeni? Sizi bir başkasından bu kadar üstün yapan ne? Hepimiz aynı şekilde gelmiyor muyuz dünyaya, hangi ailede ne şartlarda doğduğumuzun ne önemi var? Neden bazılarımız 1-0 önde başlarken bu hayata bazılarımız hükmen mağlubuz? Bu düzene itaat etmiyorum belki değiştiremem, belki bu ütopik bir düşünce ama benim gözümde dünya herkesin eşit olduğu bir yer. Bizi farklı yapan elimizde olmayan şartlar değil, bu dünyada herkes çalıştığı kadar almalı. Benim hayalimdeki dünyada işçi diye bir sınıf yok sadece insan var işte bu yüzden hakkıyla çalışan tüm insanların bayramı kutlu olsun.               

                                                                                                                                  01.05. 2011  -  00:00