tasarım

tasarım

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

25 Aralık 2011 Pazar

Potpori




100. yazıma yaklaştığımı fark ettiğimden beri düşünüyorum ne yazsam diye. Yeni yıl geliyor, sevgilim, bitanem, Cio Çocuk’um hiç ummadığım halde yılbaşında yanımda olacak, hayatımı eskiye göre düzene koymuşum, uzun zamandır olmadığım kadar mutluyum filan şöyle güzel bir yazı yazmak istedim. Özel bir şey olsun istedim de hep bildiğim gibi ben ısmarlama yazı yazamıyorum arkadaş, ne geliyorsa içimden o işte. Yazamadım. 1 yılın analizini yapmak istedim aslında biraz ama yazdıklarım kimseyi üzsün de istemiyorum. Dostlar, sevgililer, aile fertleri bol kayıplı bir yıldı 2011 ve hepsi de bir zamanlar özeldi. Hayatımın bir döneminde yer almış kişiler burada yazdıklarımı bilseler anıları ifşa ettiğime kızarlardı, sonuçta bir zamanlar yaşananlar da kendileri gibi özeldi.  Daha da önemlisi şu an hayatımı yoluna koydum ve hayatımda çok sevdiğim, benim için çok özel biri var ve kimse umurumda olmasa bile o umurumda. Cio Çocuk blogumu biliyor ve genelde burayı okumuyor sanırım, anladığım üzere eski yazılarım biraz can sıkıyor. Bende bazen eskiye dair ne varsa silmek istiyorum buradan ama kıyamıyorum çünkü zor günlerimde rahatlamak için, kendimi yenerek, cesaretlenerek yazdığım şeylerdi hepsi. Çocuğum gibi yazılarım silip atamıyorum ki.
Her neyse konumuz bu değil ne yazayım diye o kadar düşündüm bulamadım o yüzden bir potpori yapmaya karar verdim J




Bir arkadaşın paylaşımı sağolsun aklıma düşürdü yıllar sonra ‘’My Girl’’ü. 90’larda çocuk olup bu filmi bilmeyen yoktur herhalde. Bir dönem çocuklarının psikolojisini bu film bozdu resmen. Ve tabi bende hep ağlardım bu filmin sonunda o yüzden dedim kendime hayır bunu yapmayayım, izlemeyeyim şimdi değil daha sonra. Ama dayanamadım hemen torrentledim ve izledim. İzledim mi sahiden? İç çekmekten, ağlamaktan izleyememiş olabilirim. Nostaljiden de öte ben çocukken bile bu kadar ağlamamıştım bu filme, hem de filmin başından sonuna hiç susmadan ağlamacasına. Resmen gözlerim şişti başım ağrıyor. Kendime işkenceydi bu. Kız ‘’O benim en iyi arkadaşımdı.’’ diyor benim aklıma kendi cümlem geliyor ‘’Ama o benim arkadaşımdı.’’  Yoğun dönemlerde hiç çekilmez bir hal alıyorum, normalde bile ağlayacağım şeyler yapıp kat ve kat fazlasıyla ağlıyorum. Tebrikler kendime…
                                                                                                                                       22.12.2011


Dışarı çıktım hava kararmış, yağmur yağıyor. Yağmur romantik, gökyüzü ışıklar harika da ben havamda değilim, buz gibi titriyorum. Hay aksi ince de giyinmişim bu kadar geç biteceğini ve havanın bu kadar soğuyacağını nerden bilebilirdim. Metroya kadar zor yürüdük öyle acı bir soğuk vardı bugün Ankara’da. Sabahın köründe okula gidip bütün gün rapor yazmışız okul boşalana kadar. 8’de kapıları kapatıp çıktık resmen. Üstelik okulumuz hala inşaat içerde de üşümüşüz yeterince boğazım ağrıyor, eyvah hasta oluyorum. Merhaba kış, yine soğuksun Ankara’ya zaten ne yakışır ki? Evime ulaştım sıcak yatağıma attım, kendimi ısıtmaya çalışıyorum şu an ama bana mısın demiyor. Sıcak şeyler içiyorum yok yine olmuyor.  Anlaşıldı bana yine kış geldi, hasta oluyorum, tebrikler yine bana…                                                                                                                                                                        
                                                                                                                                      23.12.2011



Kar yağıyor bugün Ankara’ya, yağmurdan bile romantik olabilirdi eğer ben evimde, odamın penceresinden izliyor olabilse idim. Bu cumartesi sabahın köründe kalkmış olmasa idim hayat da bana güzel olabilirdi. Yok olmadı yine haftalardır yaptığım gibi haftasonum bile sabahın köründe başladı. Sahi uzun zaman oldu yapacak hiçbir işim olmadan miskin miskin yatağımdan çıkamadığım bir haftasonu yaşamayalı.
Kar yağıyor bugün Ankara’ya… Kar hafif, yorgunluğum ağır. En sevdiğim renkti beyaz, masumiyeti taşırdı içinde. Ama karın beyazı bile artık kandıramaz beni, büyüdüğümden beri soğuk yüzünden nefret ederim. Çünkü çocukluğumun sıcak evinden bakmıyorum artık kara ve benim için oyun yağmıyor gökyüzünden. Üzgünüm, büyüdüm kar bile beyaz değil artık…
                                                                                                                                      24.12.2011




Cio Çocuk’umun gelmesine 5 gün kaldı J Mutluyum, mutlu, mutluyuz! Fakat bu Ankara havası can sıkıyor yahu. Kar, yağmur filan yok bugün sadece bunaltıcı. Gerçi ben sonunda 10’a kadar uyumayı başardım bugün bir şey olduysa da ben göremedim. O saatte de uyanmazdım da Cio  Çocuk’um aradı işte numarada o şehrin kodunu görünce anında kalktım telefonu açtım. Sabahları sesim b.k gibi çıkar benim, boğazım filan kurumuş olur. Uyandıranlar hemen anlar da öyle bir heyecanla kalktım ki hiç çakılmadı sesimden çok da iyi oldu. Uyandırdım diye düşünmesin J Başkası olsa meşgule alırdım o derece keyif yapasım vardı bu iç sıkıcı pazar günü. Yorgunum ve havlu attım artık. ‘’Ben bugün uyuyorum derslerin canı cehenneme’’ demiştim. Bir zaafım var işte uyandırdı bende ee madem uyandım ders çalışayım bari dedim. Şimdi ben bir duş alacağım, kendime geleceğim ve dersimi çalışacağım.                                                                                                                                 
                                                                                                                                      25.12.2011













Potporimi burada noktalıyorum Sayın Dinleyen. Hepinize mutlu mesut yıllar, hayatınızın tadı şekerimsi olsun. Herkese sevdikleriyle dopdolu bir yıl diliyorum. Beni dinlemeye pardon izlemeye devam ediniz Sayın Dinleyen. Ha bir de ben de daha nice 100. yazı göreyim en sevdüklerümlen hep beraber inşiallaahhhh J


22 Aralık 2011 Perşembe

Özet Geçeyim


Sevgilim askere gitti, vedamızı ve özlediğimi yazdım filan ama gerisini getiremedim bir türlü. Öyle yoğunum ki bu aralar bir yandan vizeler tam gaz devam ediyor, sunumlarım başladı, bitirme projesi hazırlıyoruz, her hafta Sincan yollarında fabrikaya gideceğiz diye helak oluyoruz falan filan işte. Anlayacağınız üzere dünyanın telaşesi hiç bitmiyor. Rapor yazmaktan, tez okumaktan, uykusuz gecelerden ve kahveden nefret ettim iyice. Herkes son yılda rahat olunduğunu söyler ama ben geçen yılkinden bile yoğunum. Arkadaşlarım duyunca sen ölüyorsundur o zaman geçen yıl bile yüzünü göremiyorduk diyorlar. Gerçekten ölüyorum sanırım, uyumak istiyorum diye ağlıyorum bazen, tabi bu sinirlerimin bozuk olmasından da kaynaklanıyor olabilir, biliyorsunuz ayrılık zor ;) Bunlar yetmezmiş gibi bir de kendi kaşınmalarımız sonucu Bursa’da bir otomobil fabrikasında proje yapıyoruz, havamı atmadan da geçemeyeceğim. Derslerim kalmaya doğru gidiyor ama havamdan da ödün vermem yani J. Laf aramızda finaller de kapıda 30’unda vizelerim bitiyor 2’sinde de finallerim başlıyor kısacası yılbaşı da neymiş modundayım ve daha fenası usta birliğine geçmeden sevgilim gelecek o haftasonu Ben ders çalışırım yeni yıla girerken o da oturur yanımda artık daha iyi bir planım yok ne yazıkki. Yok ben gerçekten ölüyorum stres öldürmüyor adamı süründürüyor. Gözaltı torbalarım öyle güzel yerleştiki yüzüme herkes yorgun görünüyorsun diyor tabi bu moralimi daha da bozuyor. Neyse umuyorum ki hepsinin üstesinden gelirim, sevgilim de geliyor zaten o gelince düzelirim ben, askerliği de çok güzel bir yere çıktı buna bile doğru düzgün sevinecek zaman bulamadım. Hayat kaçıyor yine ellerimden ben yakalayamıyorum. Dünyayı ben mi kurtaracağım gerekirse bir dönem uzatırız okulu benden kıymetli mi pehhh J. Böyle dediğime bakmayın kendimi kandırıyorum dehşet gerginim bu ara. Hadi hayırlısı.

p.s: Anketimi yanıtlarsanız da çok memnun olurum, değişiklik iyidir J

16 Aralık 2011 Cuma

Sesini Duyabilsem...

Seni görmediğim 10. sesini duyamadığım 3. gün biterken ağlayarak yazıyorum bunları… Ama üzülme sakın çünkü çok ağlamadım sadece birazcık aklıma geldikçe, aslında hiç aklımdan çıkmadın da böyle yalnız kalınca işte geceleri… İyi ki vermişin parfümünü, yastığıma sıktım üstüne de gözyaşım… Sen kokuyor yatağım, geceleri daha zor geçiyor… Neyse ki hayat yoğun geçiyor çok ağlamadan sızıp kalıyorum merak etme. Çok özledim seni ama alışıyorum. Asıl seni düşünüyorum nasıl kötüsündür şimdi orada, sende kendini o kalabalığın içinde yalnız hissediyor musun geceleri? Dün Öyle Bir Geçer Zamanki son bölümü izledim Soner ve Aylin aynı bizim gibi uyuyorlardı, izledim ve ağladım. Seninle uyumayı çok özledim, sen ısıtmayınca üşüyorum sanki geceleri. Senin tenin sıcak… Sabahları ilk gördüğüm sen olmayınca dünya o kadar da güzel görünmüyor gözüme, hayatımın tadı sensin…
Yine o şarkıyı dinliyorum. Hayat ne garip, bir yıl önce yalnız başıma dinliyordum ve hiç kimseyi hatırlatmıyordu bana. O zamanlar tahmin bile edemezdim seni böylesine seveceğimi ve özleyeceğimi. Yaşadığım her şey, geçtiğim her yol beni sana getirenmiş. Bugün geçmişimle barıştıysam, kendimi artık seviyorsam ve içimde hala iyiliğin olduğuna inanıyorsam sayendedir. Öyle farklısın ki benim için belki de kelimelere döküp anlatamadığım bu. Herkes kötü biri olduğumu söylerken, hiç düşünmeden yargılarken beni olduğum gibi kabul etmen, iyi biri olduğumu hatırlatman ve dünyaya küsmüş arkamı dönmüşken yalnız olmadığımı hissettirecek kadar kocaman olman… Sadece bunlar değil öyle çok şey var ki anlatamıyorum ama zaten aşık olmak için bir sebebe de ihtiyaç yokki seni sen olduğun için seviyorum işte. İyi ki varsın iyi ki sevmişim seni. Birkaç ay değil bir ömür bile beklerim seni. Ama yine de sesini duyabilsem... Dünyanın en güzel gülen erkeği seni çooooooooook seviyorum.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Unutma İnsanoğlu!


Unutma insanoğlu sonu yalnızlıktır. Herkes gider, kalırsın bir gün tek başına. Döner bakarsın da yürüdüğün yola toz topraktan ibaret izlerle dolu bir yoldur, satır aralarında yaşanmış. Bakarsın da bir labirenttir yolun, karmakarışık geçtiğin her durak.
Unutma insanoğlu doğarken yalnızdın, giderken daha yalnız. Yoruldunsa yaslanma kuru bir ağaca, yarın senle olmayacak gölgelerde konaklama. Bakma boşuna etrafa bir tek sen varsın, bu yol senindir, yoktur canına bir yoldaş.
Unutma insanoğlu yalnızca insansın, koskoca evrende bir tek insan. İçinden geçtiğin her hayat ayrı bir dünya, sende bir sen kalırsın gerisi hayatta teferruattır. Başını döndürmesin onca renkli yaşam hepsi ambalajdır, görünüşte seninki de bir başkasına cafcaflıdır.
Yol biter, ateş biter, ışık biter, su biter, toprak biter, hava biter… Bir siyah kalır geriye bir de beyaz. Her şeyin arası vardır da bunun kendi arasatta. Her şey biter, her şey gider. Bedenler ölür bir tek ruhun kalır geride. Anlarsın o gün, yolu yürüyen ruhundu velhasıl. Her şey aynı sona varır, o mezar ki yaşanmamış hayatların emanetçisi.

11 Aralık 2011 Pazar

Vakit Tamam...

Zamanın tik tak’ları vururken bu akşam vaktini, ne yazık ki geldi veda zamanı… Şimdiden derin bir özlem sardı içimi. Pazartesi son uyanışımı yapmıştım yanında, 1 hafta oldu, kamerada görmek, telefonda sesini duymak yetmiyor ki, nerde sıcaklığı, kokusu? Sanki bir yanım öldü, öyle gri yaslı bir hava var üstümde. Zaman telefon başında heyecanla beklenecek günlere vuruyor şimdi, 1 dakikalık kısacık bir konuşma için sonsuz heyecanla. Mayısa kadar yalnızca derslere odaklanıp içimi kaplayan özlemi görmezden gelme vaktidir şimdi. Şalterler kapansın, hayat dursun bizim için. 


Düşünüyorum da geçmez denilen ne zamanlar geçti. Stresli, belirsiz, acı… Bugünler de geçecek elbet benim hala umudum var, karanlık ve karamsar içimde güneşe muhtaç büyüttüğüm. Geçecek işte şehirler arası bir yolda bitmeyecek satır arası hikayem. Sonsuza kadar gelmeyecek olanı beklemekten daha mı umutsuz ki benim hikayem? Bekleyeceğim, dayamadığımda yanında biteceğim. Zamana ve mekana yenilecek kadar küçük değil aşkım. Söz verdim diye değil, ben istediğim için, onsuz nefes alamadığım için sadakatle bekleyeceğim…

Ve aradığımız kişiye artık ulaşılamıyor. Bilmediğim numaralardan gelen kısacık aramaların beklentisi başladı… Güle güle git, güle güle gel bitanem…

9 Aralık 2011 Cuma

Yaşlanmak mı?


Yaşlandığımı hissediyorum resmen! Tanrım ben eskiden yolu ne kadar çok severdim gözümü bile kırpmazdım, noluyor böyle resmen uyuyakalıyorum otobüste? Ben yola bayılırdım daha Türkiye’yi ve dünyayı gezecektim, asfaltları ağlatacak ama ben yorulmayacaktım, artık yoruluyorum işte itiraf etmek istemiyorum. Otobüs beni nereye götürdü ona geleyim en iyisi. Dün gece yolumuz Bursa’yaydı, bir otomobil firmasında proje diyelim. Karı kışı gördüm, yolun trafiğe kapanmak üzere halini filan aştım, uyudum, tatlı bir kar altında molada buldum kendimi derken sabah Bursa’daydık. Fabrikaya bayıldım filan bunları anlatmak istemiyorum taktım kafaya ben yaşlanıyorum, bu aralar her alanda etkisini gösteriyor ilerleyen zaman. Hayır yakın zamanda fark ettim ben eskiden sabaha kadar çalışır, sınavlara da 1 saat uyuyup giderdim. Ona da dayanamıyorum artık kesin yaşlandım. Bu halim hayra alamet değil. Psikolojim çok etkilendi öyle böyle değil yani. Ben daha yıllara meydan okuyacaktım, yapacak çok işim gidecek çok yolum vardı. Yorulmadan, herkesi hayran bırakan enerjimle daha çok yol alacaktım. Ama olmaz ki ben daha yaşlanamam! Benim hayallerim var, onlar ben ölmeden ölemez tamam mı? İzin ver bana, planlarım nihayete ermeli! Sevgili 23 gelme boşuna ben burada biraz daha konaklayacağım ilerde görüşürüz…

5 Aralık 2011 Pazartesi

Veda


Alışamamışım vedalara çünkü hep giden benmişim. Tek taraflı bakmışım vedalara, tam olarak bilememişim. Hep giden olmuşum da kalan olmanın da kekremsi tadı bir farklıymış.  Aynı yerde kaldın gibi görünürken bundan sonra her şeyin çok farklı olacağını bilmek kötüymüş. Giden olmak mı, kalan olmak mı zor diye sorarsanız da bence ikisi de zormuş. Kendine göre zorlukları varmış ikisinin de. Şu an içinse zorunluluktan olduğu için bu gidiş, ona daha zor tahminimce.
Eksildim sanki bu sabah. İlk derse girmedim biraz daha sarılayım yatakta diye. Ona da yalan söyledim.
 -Uykum var geç gidecem ben.
Sıcaklığını ve kokusunu kazıdım hücrelerime, yokluğunda sarılayım diye. Tabi ki sadece 1 saat kazandım fazladan, sonunda gözlerimi açtım.
- Derse girmeyim dicem ama şimdi gitmezsem zor bırakırım seni, en iyisi derse geç kalmamak için gideyim.
- Bence de hadi artık git. (Aklından geçene dair tahminim: Ağlama, zorlaştırma hadi git.)
- Tamam gidiyorum, bak bu sefer ağlamıyorum da çünkü zaman hızlı geçecek yine yanında uyancam. Üzülüyorum tabi yine de ama ağlamıcam. ( Aklımdan geçen: Dün karar verdiğim gibi ağlamamalıyım, bir an önce gideyim yoksa gözlerim beni dinlemeyecek.)
Bir türlü öpücüklerimi bitirip de çıkamadım ama olabildiğince hızlı çıktım evden. Okula gittim dersime girdim, bütün gün bir hüzün peşimde ama ağlamadım… Çünkü niyeyse bir yandan sanki gerçek değilmiş sadece rüya görüyormuşum, uyanacakmışım ve onu yanımda uyurken görecekmişim gibi geliyor. Süreci şimdiden görebiliyorum yine de bunu yaşadıkça yazacağım.

3 Aralık 2011 Cumartesi

Se-vi-yo-rum!!!


Mavi-yeşil gözlerine bakıyorum, bunca yıl sevmezken renkli gözleri niye bu kadar bayılıyorum? Hani o hafif bir gülümseme ifadesi var ya tam olarak gülmese ve o güzel dişleri görünmese bile içim gidiyor. Zaten hep güzel gülen erkeklere hayran oldum, hayır ama daha önce hiç bu kadar güzelini görmedim. O gülsün 24 saat sıkılmadan izlerim. Evet 24 saat sıkılmadan yanında durabildiğim hatta günlerce aylarca sıkılmayacağım tek insan. Şu huyunu sevmiyorum diye bir özellik düşünüyorum, yok. Bana batmıyor hiçbir şey, belki çabuk parlamasına kızabilirdim ama ben onun her halini seviyorum ki. Sigara kokmuyor mu gerçekten öptüğümde yoksa ben mi fark etmiyorum. Belki de o müthiş teninin kokusundan alamıyorumdur hiçbir kokuyu. Benim gözümden mi bu kadar mükemmel yoksa herkes mi aynı görüyor? Ama istemem kimse benim gördüğüm gibi görmesin çünkü benden başkası ona aşık olsun istemem. Gözleri, gülüşü, dokunuşu, kokusu, tadı, seksi vücudu, dudakları ve hatta minik göbeği hepsi benim olsun başkasının yanından bile geçmesin. Öyle kıskancım ki tahmin bile edilemez. Gözü kayanın bile gözünü oyasım var, zor tutuyorum kendimi. Hoşlandıklarını bile kıskanabilen bir insanken çok sevdiğin birini bu kadar kıskanmak normal değil mi zaten?
Sevgilin oldu mu hep klasik bir soru vardır ‘’Gerçekten seviyor musun?’’ Eskiden evet desem de bu cevaba pek güvenilmezdi çünkü ben hiç kendimden emin olarak bir cevap vermezdim anlaşılırdı. Şimdi soruyorlar evet diyorum çok seviyorum Cio Çocuğu. Hatta bütün gün ondan bahsediyorum, her muhabbetimin ucu dönüp dolaşıp ona geliyor. Özel hayatımı anlatmaktan hiç hoşlanmazken, daha önce hiç yapmamışken şimdi de bıktıracağım insanları diye korkuyorum. Alnıma da yazdım galiba ben söylemesem bile anlaşılıyor, sen ilk kez bu kadar mutlusun diyor beni onca zamandır tanıyanlar. Bir yandan kendime saklamak istiyorum her şeyiyle bir yandan da bütün dünyaya haykırmak. Benim gözümde mükemmel olan bu adamı elimden gelse içime saklar kimseye göstermezdim sanırım. Deli gibi kıskanıyorum Cio Çocuğumu J Çünkü çoooooooook SE-Vİ-YO-RUM!!!

28 Kasım 2011 Pazartesi

Bir Rüzgar Eser


Birkaç gün gecikmeli olarak Öyle Bir Geçer Zamanki son bölümü izlerim. Berrin Arkadaş filmine gider, abimin en sevdiklerinden. Kasetin hala hüküm sürdüğü yıllar abim bir kaset çektirmiş bir yüzü Arkadaş şarkısıyla dolu, kaç kere aynı şarkı hatırlamıyorum bile. Her gece uyurken o kaseti dinliyor, zorunlu olarak yan odadan bizde dinliyoruz. Şarkı dinleyerek uyuma alışkanlığım o yıllardan. Filmi görünce ve müziği duyunca birden o yıllara döndüm bu gece vakti. Garip bir duygu kapladı içimi hüzünlü mü huzurlu mu bilmiyorum ama geçmiş bomboş olmasına karşın güzeldi. Belki de en güzel geceler müziğimizle daldığımız, ertesi günkü okulumuzdan başka düşünecek bir şeyin olmadığı yıllarda kalandı. Bir an özledim geçmişi ama her zaman özlemiyorum sadece böyle ara sıra geçmişten bir rüzgar esince işte. Bazen bir anlık gidip gelmek lazım sanırım geçmişe. Huzurunu alıp hüznünü bırakıp dönmeli. Bu gece Arkadaş şarkısını dinleyerek uyuyacağım ama yarın kaldığım yerden hayatıma devam edeceğim olması gerektiği gibi. Geçmiş misyonunu tamamladı görevi bitti çoktan, en güzeli yarın çünkü…

27 Kasım 2011 Pazar

Karışık


Karışık karışık rüyalar görüyorum bu aralar, içimdeki huzursuzluğun uykularıma yansıması olsa gerek. Öyle böyle karışık değil ama sabaha kadar aksiyon filmi gibi kalbim bile sıkışıyor yani berbat şeyler. Acayip bir moral bozukluğuyla uyanıyorum sabahları. Güzel giderken her şey bile gelecek kötü günleri düşünen bir kötümser olarak doğal tabi bu halim. En mutlu olduğum zamanda 1 hafta sonra her şeyin ne kadar kötü olacağını düşünüyorum ve ağlamak için aptal bahaneler buluyorum. Her şey duygusala bağlamamı sağlıyor bu aralar. Görünen nedenler çok fazla da gerçek neden işte o bende saklı. Hatta kendime bile itiraf edemiyorum çoğu zaman, hayır geçecek üzülecek bir şey yok diyorum. Diyorum da bende biliyorum zor olacak.
Uykusu gelince huysuzlanan çocuklar gibiyim bu aralar. Ama nedenini annem bile anlamaz. Zor geliyor ayrılık da saçmaladığımın farkındayım elbet. Giderayak yapıyorum eziyetimi. Saçma sapan ağlayasım var sürekli, saçma bahanelerim. Gerginim ve yansıtıyorum elimde değil. Hiç üzmek istemem onu ama ben onsuz o kadar ay naparım?

26 Kasım 2011 Cumartesi

Hafıza

‘’Hafıza çok yanıltıcı. Hep en güzel kareyi seçip, kalanını geri bırakıyor ve
sen o seçilen güzel kare yüzünden hep özlediğini sanıyorsun.’’


Ya benim hafızam normal değil ya da başkalarınınki. Hiçbir şeyi unutmama yeteneğimin aksine bende öyle bir hafıza var ki kötü olan ne varsa sildim gitti. İyi olanları da eledim hayatımda hala aynı değere sahip olanlar kaldı, orta derece kötü olanlar aynı duruyor bir tek. O yüzden çok da özlemiyorum geçmişi, bence şu an en güzeli.
Geçen gün sürekli kendimi 3. dönemdeki gibi hissediyorum dersler çok kötü gidiyor diyorum sonra dank etti benim en kötü dönemim 3 değil ki 4. Hatırlamak istemiyorum ya kaçıncı dönem olduğunu bile silmişim gitmiş. Bunu da hep yaparım hiç acımam. Öss’ye ilk girişimden sonra aradan daha 3 ay geçmiş ben tek bir soru bile hatırlamıyorum nerdeyse. Bu çıkmıştı, şu çıkmıştı nasıl hatırlamazsın diyorlar bende hiçbir şey yok. Üstelik öyle bir hafızam var ki fil hafızası gibi 3,5 yaşından beri olan her şeyi hatırlıyorum ama istemeyince yok, daha dün ne olduğunu bile unutabilirim. Geçen yıl bana çokça zarar veren arkadaşımın yaptığı hiçbir şeyi unutmadım ama bir dostumun yaptığı, kalbimi çok daha fazla kıran her şeyi unuttum gitti. Canım isterse unuturum canım istemezse bir ömür kin tutarım, sağım solum belli olmaz. Bildiğim bir şey varsa hafıza yanıltıcı filan değil biz ne istersek onu barındırırız beynimizde. Kin tutmak da unutmak da özlemek de senin elinde…

21 Kasım 2011 Pazartesi

‘Soğuk’, ‘Ankara’, ‘Ayrılık’



Çok enteliz bu aralar sinema, tiyatro geziyoruz, abimin deyimiyle ‘’it ayağı yemiş’’ gibi. Yok hayır aslında öyle değil hava soğuk efendim kıçımız donuyor sıcak mekanların en mantıklısı. Alışveriş merkezi gezecek halimiz yok ya, bunu seven erkek varsa şüphe ederim ondan. Zaten zaman daralıyor evet ayrılık yaklaşıyor. Hayır şu zaman gelince birbirimizden ayrılacağız diye sözleşmedik, zorunlu sebepler. O değil de gerçekten çok soğuk ellerim donuyor sıkıca tutuyorum sımsıcak ellerini parmaklarım üşüyor, uyuşmaya başlıyor. Ya sonra? Bu kış ellerim nasıl ısınacak, yok bu çok zor ben daha şimdiden özlüyorum.
Gerginiz bu aralar çaktırmıyoruz ama belli yani zaman kendini değil bizi yiyor sanki içten içe. Tik tak sesleri hep bu kadar çok muydu yoksa ilk defa mı bu kadar fark ediyorum. Zaman saymak diye bir kavram hayatıma daha önce hiç girmemiş miydi acaba? Evet daha ayrılmadan çok özlüyorum. Ankara soğuk ama son zamanları değerlendirmeli diyerek sınavlarıma inat en ufak bir vakit buldum mu ona koşuyorum. Çünkü biliyorum kendimi, hani çok isteyip de çok doyduğum için tabakta bıraktığım yemekler gibi gözümün önünden geçer en acıktığım anda. Biliyorum özlemim tavana vurduğunda görüşmediğimiz günler geçecek gözümün önünden keşkelere lüzum yok.
Başından beri bildiğim bu zoraki ayrılığın planlı hayatı: Her fırsat değerlendirilmeli, sevgiliye koşulmalı, kokusu derince çekilip içe hapsedilmeli. Ama hala alışamadım her seferinde kalbim deli gibi atıyor. Aslında biliyorum nedenini tanrım ben aşık oldum!!! Ah kokusu hiç doyamadım ki nasıl dayanılır? Bak şu an şu saniye bile özledim. Saniye demişken sevgili zaman bir kez de benden yana olsan? Zorladın diye daha mı değerli olacak sanıyorsun, zaten iş işten geçti erosun oku deldi geçti. Hayatın anlamı bu olsa gerek…
Ankara daha bir soğuk sanki bu kış, ellerim şimdiden üşümeye başladı. O değil de soğuk ve ayrılık çok zor. Şimdiden başladı özlemim. Zaman akmasın diye dua ederken aktığı gibi hızlı akar mı aksın isterken? Zaman senden çalmak istiyorum sana göre bir saniye bana göre bir ömür… Dur diyorum sana zaman ilk kez bu kadar çok istiyorum durmanı. Dur zaman aktığın yer ayrılık… Ah ayrılık neden geldin ki?

15 Kasım 2011 Salı

Bahar ve Şarap


Bahar ve şarap başımı döndürüyordu. Ne işim var burada dedim birkaç saniye, niye geldim? Gelmek istemiştim, o an orada olmayı istemiştim hatta şartları zorlayıp zaman yaratmıştım. Bir sebebi yoktu içimden öyle gelmişti. Tahminimden de iyi geçen muhabbetin sonu gelmişti kalkma vaktiydi başımın dönüşünü daha çok hissediyordum. Kendi adresini söyledi taksiye, sana mı gidiyoruz dedim, boş bir soruydu. İkimizde biliyorduk aslında gecenin sonunu, belki de en başta biliyorduk ne olacağını. Bahar ve şarap başımı döndürüyordu, o an orda olmak istiyordum yarını düşünmeden, beklentisiz. Keşfedilmemiş olanın o müthiş heyecanı sarıyordu bedenimi. Pişman olsam çeker giderdim o uyurken ama değildim. Sabaha kadar orada durmak, onunla uyumak istedim, kaldım. Bahar ve şarap artık başımı döndürmüyordu, gerçek dünyaya hoş gelmiştim. Biraz içim sıkıldı ama pişman olamıyordum orada olmak istemiştim, olmuştum. Ve düşümden uyanırken yalan söyledim pişmanım dedim, tekrarının olmayacağını biliyordum zaten bir beklentim de yoktu. Bir kahvaltı ve bay bay. Beklemiyordum dedim ya bir kez daha görüşmek aklımda yoktu. Geride dağınık bıraktıklarımı toplayacaktım ve bir şekilde devam edecektim kaldığım yerden. Artık başım dönmüyordu çünkü gerçek hayata dönmüştüm. Dönmüş müydüm sahiden? Dönemedim itiraf ediyorum aklım orda kaldı, belki birazcık onun da. Aklımda bundan sonrası yoktu işte bir bahar gecesinde kalır sandığım yaza uzadı ve sonbahara. Şarap hala döndürüyor başımı, damarlarımı terk edemedi. Gidiyorum diyor ya giderken kalır mıyım aynı? Damarlarımdaki şarap sanmam ki terk etsin beni. Bahar ve şarap hep benimle. Mevsimler değişiyor fakat kanıma karıştın sevgilim, ayaklarımı bir kez yerden kestin ya artık sensiz duramam. Sonbahar kışa dönerken gideceksin ve gelecek bahar şarabım ve ben burada olacağız. Unutma, unutamam…


video

Sen gelene kadar bu şarkıyı dinleyeceğim ve dediğim gibi bu şarkıyı her dinlediğimde aklımda sen olacaksın.

14 Kasım 2011 Pazartesi

Aynandır


Yaz okulu günlerinden birinde arkadaşımdayım. Tv açık fakat hiçbir şeyi beğenmiyoruz sadece ses olsun diye açık. O sırada Adını Feriha Koydum’dan bir sahne geldi, daha önce izleyen arkadaşım dur bak şu cümleyi dinle çok güzel dedi:
 "Sevdiğin ve kıskandığın insanlara dikkat et. İkisi de senin aynandır. Feriha'yı kıskanıyorsun. Feriha gibi mi olmak istiyorsun?"
Ve not aldım bunu ‘’Sevdiğin ve kıskandığın insanlara dikkat et. İkisi de senin aynandır.’’
Sevdiklerin aynandır bunu zaten biliyorduk da asıl takıldığım nokta kıskandıklarının aynan olması, ne güzel bir sözmüş kendisi film repliklerinden fırlama sözlerden ama dokunaklı. Kıskandıkların aynandır çünkü onlar gibi olmak isteyip olamadığından kıskanmaz mısın? En ‘’Ben kıskanç değilim, hiç kıskanmam.’’ diyen insan bile doğası gereği kıskanmaz mı özendiğini? Kıskanmak hep hasetten midir, çoğu böyle masum değil midir zaten? Başta kendime bakıyorum evet öyle gıptayla baktığım insanları masum bir şekilde kıskanıyor olabilirim ve çokça da fark ediyorum ki aynı şekilde kıskanılıyorum da. Son zamanlarda aramın anlamadığım bir şekilde bozuk olduğu dostuma bakıyorum da söylediği sebepler hep aynı tatlı bir kıskançlıktan. Kendisi hiçbir şekilde kıskanmadığını iddia etmiş olsa da ben bunun da masum bir kıskançlık olduğunun farkındayım. Keşke o da fark etse de aynaya bir baksa. Bazen gidip bu sözü onunda yüzüne söylemek istiyorum ama sonra düşünüyorum bırak 4 yılın onda hiç hatırı yoksa sus. Ama asıl kızdığım ne biliyor musunuz? Hani özenirsin öyle olmak için çabalarsın ya benim dostum dediğim insan hiçbir çaba göstermedi benim her şeyden vazgeçerek çok zor elde ettiğim hatta tam olarak elde edemediğim şeylere kendisi ulaşamadığı için benimle arasına mesafe koydu. Yapmacık gülümsemelerle selam verip geçiyor şimdilerde oysa onu öyle iyi tanıyorum ki yüzündeki o yapmacıklığı 40 metre öteden tanırım ve beni en çok da bu üzüyor. Keşke benim gibi açık yüreklilikle karşıdakinin yüzüne söyleyebilse insanlar. Bende özeniyorum kıskanıyorum tabi ki mükemmel değilim çok eksiğim var ve böyle düşündüğümde açık yüreklilikle gidip ‘’Çok şanslısın keşke bende sahip olsaydım böyle bir şeye, nasıl yaptın, bir gün benim de olur mu acaba?’’ diyorum. Sanırım aynaya bakmak böyle bir şey, kıskançlığının masum olduğu ve sen aynadan kaçmadığın sürece kimseye zararı olmayan gayet olağan bir his. Temennim herkesin bir gün buna ulaşması, ilk olarak da sevgili eski dostumun…


Bu da işin eğlencesi olsun J

Bayram Gezmesi


Mesafenin göreceli olduğunun en büyük kanıtı benim sanırım. Bayramlar da olmasa evin yolunu unutacağım. Fakat memlekete geliş amacım yalnızca ailemi görmek. Yine bir bayram bunu kanıtladım ve memleket havasını ucundan koklayabildim. Ailecek abimin nişanlısına bayram ziyareti sonrası vurduk kendimizi Karadeniz’e. Bu kez Samsun, Ordu arasını görebildik kısıtlı zamandan dolayı ama Ordu’ya bir teleferik yapılmış ki ba-yıl-dım! Boztepe’ye çıkan teleferik gerçekten doğa ananın kucağına çıkıyor da kimse farkında değil bence. Evet o her yeri cam teleferikten aşağıya bakarken biraz tırstım ama manzara öyle güzeldi ki anında büyüledi ve alıştım. Şehir üstünde asılı kalmış gibi o manzaraya bakıp da büyülenmemek elde değil ki. Bir yanda çizgiyle çizilmiş gibi görünen şehir ( aslında öyle değil alçaklardayken fark ediliyor.), bir yanda yemyeşil bir tepe ve ikisinin yanı başında deniz. Zaten yeşil ve denizin buluştuğu yer olan Karadeniz hep ilgimi çekmiştir, hayalimdeki manzaraya bir yenisini ekledim.
Ve sonuç olarak o sevdiğim şehirlere bir yenisini ekledim, Ordu. Şehir sıralamamda tabiki number one’ım asla değişmeyen: İzmir. Yeni düzenlememle 2 numara Eskişehir, 3 Ordu oldu şimdilik. Garip değil mi? Evet üzgünüm ama bu bir gerçek, Akp dışındaki belediyelere sahip şehirleri seviyorum, her ne kadar yapmaya çalıştıkları güzel şeyler baltalanmaya çalışılsa da. Bunu da rastgele söylemiyorum, gezmeyi seviyorum ve gezdiğim her yerde sorguluyorum. Burada da her zaman yaptığım gibi her şeyin en iyisini yerli halk bilir, yaşamadan bir şehir hakkında yorum yapamazsın dedim ve insanlarla konuştum. Olumlu, olumsuz düşüncelerini almak istedim fakat kestane satıcısından teleferik yolcusuna çeşitli statülerden insanların ortak görüşü yine aynı. Bu projeyi gerçekleştirmek için belediye çok uğraştı, engellemeye çalıştılar, her güzel şeye yaptıkları gibi ama inat etti yaptı. Çok da güzel oldu. İşte bunu anlamıyorum hükümetler insanlara hizmet etmek için vardır ama bu ülkede işler öyle yürümüyor, her şey siyaset. Böyle bir doğal güzelliği saklarız, gerekirse görmesinler bilmesinler yeter ki bütün belediyelerde oylar bizim olsun yabancıya gitmesin. İşte bu zihniyet ölsün istiyorum, her şey insanlar için olsun, çıkarlar boş verilsin istiyorum. Her neyse bugüne kadar böyle güzel bir manzarayı bizden saklayanları esefle kınar, yazımı küfür etmeye başlamadan noktalarım…


p.s: Memleketi terk edip Ankara’ya döneli günler oluyor ama yazımı tamamlamam biraz geç oldu, kusura bakmayınız.
p.s2: Yine bir sınav dönemim başlıyor yani yazma aşkımın doruk noktasındayım. Yine sık görüşeceğiz sizlerle. ;)

13 Kasım 2011 Pazar

Bu Sabah


Bu sabah rüyamda babaannemi görerek uyandım, ölümünün 6.yılında ona veda ettiğimiz günü 8 gün geçerken. Garip olan rüyamda görmem değil öldüğünden beri ilk kez görmüş olmam. Babaannem ölmeden önce 2 ay bizde kalmıştı, ramazan bayramı için evine gitmişti ve bayramın 3.günü kendi evinde bir anda ölüvermişti, hep istediği gibi. Öyle korkardı ki ölmekten, ‘’Ne olacaz kız …., nası ölcez’’ derdi sürekli anneme. Bizde kaldığı o 2 ayda iyice kötüleşmiş aslında ben farkında değildim Öss’ye hazırlanıyordum çok mühim ya, hazırlığı atlayıp koşa koşa sistem değişikliğine denk gelmişim 17 yaşındayım ve bunalımdayım. Yan odada babaannem babam ve anneme ölmenin zor olduğunu söylüyor bense sinirle kendi kendime mırıldanıyorum ‘’Kolay olan bir şey mi var ölmek zormuş, ölsem de kurtulsam.’’ Ölmek kolaymış babaannem bir sabah yengemi uyandırdı ve aniden öldü gitti, tıpkı çok istediği gibi dedem gibi çok kolay. Kaç yaşında olursan ol hayat çok tatlıydı ve o korkusuna rağmen bir anda gitti. Aynı şekilde rüyamda da gitti bu sabah. Eve doğru yürüyorum yorulmuşum bir anda geriye dönüyorum sokaktan babaannem çıkıyor niye yürüdün diyorum dolmuş gelmedi biraz yürüyeyim dedim diyor, korkuyorum çünkü hayatı boyunca hiç yalnız gitmedi bir yerden bir yere okuma yazması olmayan bu kadın. Bekle beni diyorum öyle hızlı gidiyor, bir otobüse atlıyor ki aramızdaki 60 küsür yaşa rağmen yetişemiyorum. Otobüs ters yöne gidiyor, bana bakıyor işaret ediyorum ama anlamıyor öylece bakıp kalıyorum. Sanki hayaletim rüyamda, arkasından yerde telefon görüyorum telefon kaybeden var mı diye bağırıyorum kimse dönüp bakmıyor, karşıdan bir şeyler arayarak gelen adamlara söylüyorum telefon mu arıyorsunuz burada diye beni duymuyorlar 2 adım sonra kendileri görüyorlar. Koşmaya başladım rüyamda otobüsün gittiği yöne doğru hiç durmadan ve o hızla uyandım.
Bu sabah uyandım ve hayat çok tatsız geldi, eksik… Sanki bir şeyleri eksik yapmışım gibi, hayat çok basitmiş de onu bile anlayamamışım gibi, sanki 22 buçuk yıl bomboş yaşamışım gibi… Uyudum, uyandım hayat bomboş geldi gözüme. Bir koşuşturmanın peşinde harcamışım, bir hayaletten farkım olmamış, hiç kimseye ve hiçbir şeye değer vermemişim kendim kadar değersiz bu sabah hayat…

11 Kasım 2011 Cuma

Şems-i Tebrizi’den


Hayata tepeden bakarsan insanların sadece tepesini görürsün.
Hayata daima insanlarla aynı mesafeden bak;
O zaman insanların hem yüzünü, hem kalbini görürsün.

Mühim olan yükseklere çıkıp hayata tepeden bakmak değildir;                                               
Mühim olan ne kadar yükselsen de her şeye eşit mesafeden bakabilmektir.

Hayatta her şey olabilirsin;
Fakat mühim olan hayatın içinde "İNSAN" olabilmektir...

Güzel bir gülü, güzel bir geceyi, güzel bir dostu herkes ister.
Önemli olan gülü dikeniyle, geceyi gizemiyle, dostu tüm derdiyle sevebilmektir.

10 Kasım 2011 Perşembe

Söylenenler ve Yapılanlar

Ø  Bir yandan kendini sev ki seni seveyim derler, bir yandan da kendini sevmeme nedenlerini her gün hatırlatırlar.
Ø  Bir yandan dürüst ol derler, bir yandan da sana inanabileceğin tüm yalanları söylerler.
Ø  Bir yandan bana bağlanma mesajları verirler, bir yandan da kendilerine sadakatle bağlamayı denerler.
Ø  Bir yandan beni neden sevmedin derler, bir yandan da soğutmak için ellerinden geleni arkalarına koymazlar.
Ø  Bir yandan ilgi beklerler, bir yandan ilginin fazlasını görünce bunalırlar.
Ø  Bir yandan isteklerini sıralarlar, seni değiştirirler, bir yandan da yeni halini sıkıcı bulurlar.
Ø  Bir yandan beklentilerini sıralarlar, bir yandan istemedikleri ne varsa kendileri aynısı yaparlar.

Kısacası her ne diyorlarsa tam tersini yaparlar ve ben bunu hiçbir zaman anlayamam. Bir erkekten daha beter düz mantık çalışan aklım bunu anlayamaz. Onu bunu bilmem ben ne diyorsam odur, ağzımdan çıkan ne diyorsa odur derin manalar içermez. Hatta şöyle diyebiliriz şeffafım içim dışım bir. O yüzden anlayamıyorum sizleri. Mümkünse bana düz cümleler kurunuz. J

1 Kasım 2011 Salı

Zor Zanaat

Öğrencilik zor zanaat hele bir de mühendislik öğrencisi isen. Kimse anlamaz ya da anlamak istemez ki projen, ödevin, sunumun hiç bitmez. Sınav haftası diye bir olay yoksa eğer okulunda zaten yanmışındır, her dersten iki vize eşittir haftalar süren uykusuz geceler. Birinciler bitiyor derken bir hafta bile boş kalmadan ikinciler başlar, hadi onlar da bitti dersin bir haftan kaldı dersleri kaçırma final kapında. Bir de dersten çıkıp 5:30 – 6 gibi sınava girersin ki kafan olmuştur çoktan kazan. Mezun olmama son bir yıl kalmışken (inşallah diyoruz bu noktada J) şunu öğrendim ki birçok bölümü okumak buna göre bayağı kolay. Okumayana öyle gelir demeyin çünkü İibf’den ders de aldım bu yaz, biliyorum da konuşuyorum. Bir de yurtta kaldığım yıllarda etütte biz finallere çalışırken yan odada eğitim fakültesi öğrencisi 2 kız vardı ki akla zarar. Aynı okulda olmasak onların da ertesi gün sınavı olduğunu bilmesem, bunların daha çok var galiba derdim ki milleti odaya toplayıp, o kadar kahkaha atacak kadar rahat olmaları mantıklı olsun. O yüzden ‘’Okuyom ben ya!’’ demekte sakınca görmüyorum. Gerçekten abartmıyorum düşmanıma da dilemem açıkçası ama şu okulda çalıştığım kadar Öss’de çalışmadığıma inanın çok pişmanım. Deneyim yaşanılarak öğrenen acı bir şey benim için çok geç ama en azından istediğim bölümde istemediğim bir okuldayım. Ya bölüm de istemediğim bir şey olsaydı? Tabi bu çok sevdiğim bölümü de diğer mühendisliklerden ayıran bir şey var bizim projelerimiz hep fabrikada yapılıyor. Yemin ediyorum iki yıldır Ankara’nın bütün fabrikalarını ezberlerdim, torpil bulmak proje yapmaktan bile zormuş öğrendim. Sen çalışma şevkiyle doluyken naylon proje yapmak istemezken sana fırsat verilmeyince bütün isteğinde ölüyor tabi haliyle. Ama az kaldı sabır diyoruz, bundan sonra daha da zorunun geleceğini bilerek şükrediyoruz şu ana orası ayrı. Çünkü biliyoruz ki çalışma hayatında bu torpillerden çok daha fazlası dönüyor, kimse senin mühendislik zekana filan bakmıyor. Torpilin yoksa da şu devreye giriyor ki şekilciyiz, etiketinde iyi bir üniversite yazmıyorsa kimse şans bile vermez. Şikayet etmeye şimdiden başlayacak değilim ona daha 1 senem var, projelerle fabrika köşelerinde tüketmem gereken. Şimdilik susuyor, yaşayarak görmeyi umuyorum. Son uyarım bence sizde susun bir mühendislik öğrencisine b.k atmayın, çok sinirli olabilir bu konuda, anında parlar, kırılmayın benden söylemesi. J

30 Ekim 2011 Pazar

Sıradan Hayaller


Özgürlük diyordum, bağlanmaktan kaçıyordum ait olma hissi beni boğuyordu. Hayatımın mottosu  "Yapılacak çok işim, gidilecek çok yerim  var." cümlesinde gizliydi. Öyle değilmiş. Ben de herkes gibiymişim. Sadece zamanı değilmiş, hazır değilmişim birine bağlanmaya, merkezinde sadece kendimin olmadığı bir hayatı yaşamaya. Ben de herkes gibi aitlik duygusuna bayılabiliyormuşum, iki kişiden tek kişi yaratma fikri gözüme hoş görünebiliyormuş. Şimdi öylesine şaşıyorum ki kendime ailesinden başka herkese karşı bencil olan ben miyim kendinden ödün verdiği halde umurunda olmayan? Belki de reddettiğim özüme dönüyorum, ya da belki bende baştan beri böyleydim ama inkar ediyordum. Belki de herkes gibi bende sıradan hayaller kuruyor, hayal kırıklığına hazır olmadığımdan kaçıyordum. Kim bilir? Şu an korktuğum yerdeyim, tüm gardımı indirmiş kalbim kırılırsa diye deli gibi korkar haldeyim, sıradan insanlar gibi sıradan hayallerin ümidindeyim. Bağlanıyor muyum bilmiyorum, aşk nasıl bir şey bende bilmiyorum herkes gibi. Ama bildiğim bir şey var değişik bir şey hissediyorum daha önce hiç hissetmediğim. Bana özel olmadığını bildiğim bir duyguyla bana özel olmayan bir hayatın içinde sıradan bir insanım. Bu beni rahatsız ediyor mu bilmiyorum, belki de böyle olduğundan kıymetli. Sade ve sadece yaşıyorum kusursuz olmayan ama her şeye rağmen güzel olan şu anı.
Pişman olur muyum yaptığım seçimlere onu da bilmiyorum. Gidecek yerlerim yapacak işlerim küser mi bana bilmiyorum. Denemediklerim aklımda kalır mı? Yok aslında biliyorum. İçinde mutlu olduğun hayat senin için en doğru olanıdır, geri kalanı kendini kandırdığın, hayatta tatmin olamadığın için uydurduğun yalanlardır. Evet biliyorum. Eğer o hikayedeki gibi bu bir bahçeyse ve biz çiçekler seçiyorsak, bahçenin diğer çiçekleri artık umurumda değil. Hiçbir pişmanlığımda olmayacak diğer çiçekler için…

28 Ekim 2011 Cuma

Defne


Bir kız tanırdım eskiden, ürkek bir yanı vardı. Dikenlerle ördüğü yemyeşil bahçesinde rengarenk çiçekler açardı. Yalnızca izleyebilirdiniz, dokunmak yasaktı. Ürkek bir yanı vardı çünkü çiçeklerini soldururlar diye korkardı. Oysa çiçeklerin ömrü kışı görene kadardı. Solup dökse de çiçekler cılız yapraklarını, her baharda yeni umutlar ekerdi toprağa. Ta ki kimsenin ne olduğunu öğrenemediği o kışa kadar. Özenle büyüttüğü her ne varsa içerde hepsi bir kış üşüdü, gitti. Bir daha o bahçede mor salkımlar, kırmızı laleler, mor erguvanlar, erken bahar mimozaları, güneşten kaçan ortancalar görülmedi. O kız o bahar bir defne ağacı ekti. Yani Apollon’dan kaçarken gücü tükenince "Ey toprak ana beni ört beni sakla, kurtar." diye yalvaran Daphne’nin dönüştüğü defne ağacı. Ağacı ekti ve bahçede bir kez daha dolaşmadı, tıpkı hikayedeki gibi sakladı kendini doğaya. Şimdi orada Daphne’nin güzel kokulu saçları bir ağacın çiçeğinden yayıyor kokusunu o kızı küstürenlere. Ödül olarak taç oluyor başlara bir kızın biten umutları. Rengarenk çiçekler yok artık o bahçede, yaz kış yapraklarını dökmeyen defne ağacı bekliyor yaşayan mezarı…

20 Ekim 2011 Perşembe

Tepki


Kuşu, böceği ağacı bile sevmeyen insancıklara dönmüşüz; söyleyin mümkün mü onları bile sevmezken insanı sevebilmek. Bir çocuğun gülüşü bile gri bir manzaraya dönmüşken bizim için hala içimizde iyilik kırıntıları yaşıyor olabilir mi? Nasıl bu kadar acımasızız kendimiz sevmiyoruz insanları diye anasının kıyamadığı gencecik bir çocuğun tüm hayallerini, yaşanacak yıllarını bir kurşunla dökerken toprağa? Tanrım hala insan diyorum hayvan sıfatı bile yakışmayacak yaratıklara, açıp bakmak istiyorum kalp yerine ne taşıyorlar? İyilik ve kötülüğün her insanın içinde olduğuna ama oranların herkeste farklı olduğuna inanıyorum ya bazılarının içinde kötülük iyiliği yutmuş olmalı bunun başka bir açıklaması olamaz. Bir insan bu kadar kötü olamaz. 
Yazamıyorum bile tarifi imkansız bir acı ve bu benim içimde de yanmıyor üstelik, annelerin yüreğindeki yangın ruhumu yakıyor. Sadece bugünle kalmasın aptal yasınız, bu kadarla kalmasın, tepkisizliğin tepkiye dönüştüğü noktayı çoktan aşmış olmamız gerek, unutmayın. Aldığınız her nefeste gencecik bir insandan çalınmış bir hayatı hatırlayın, siz her gece mışıl mışıl uyuyun, uyutulun diye. Her kim ya da ne olursanız olun asla unutmayın. Hiçbir neden, siyasi görüş ya da amaç bir insanın hayatından daha değerli olamaz, olmamalıdır. Bu ne biçim bir dünya böyle? Bu gece melekler öpsün kalbinizden ve bir parça iyilik yayılsın herkesin içine…


16 Ekim 2011 Pazar

Elveda Sevgili Yüklerim


Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey yok pek çok şey var. Hayatıma ucundan kıyısından değen her insan bir şeyler bıraktı bende. Dostlar ve sevgililerden öte resmi ilişkiler içerisinde olduğumuz insanlar bile çokça iz bıraktı geride. Büyüdüm diyoruz ya aslında yaşadık, gördük öğrendik. Bugüne kadar hayatıma girenler ve yaşadıklarımız olmasaydı bende bugünkü ben olmazdım. Ondandır hatalarımdan bile pişman değilim, eğer onları yaşamasaydım bugün bu kadar sabırlı, güçlü ve olgun olamazdım. Yaşananlarla büyüdük ve büyümeye devam ediyoruz.
İyi ama bir sorun var geçmişi çuvalıma atıp yanımda taşımam neden? Yaşadım bitti, karakterime kattım katacağımı yanımda taşımamalıyım diyemiyorum. Beni yaratan geçmişi bir türlü geride bırakamıyorum. Bana yük olduğu yetmezmiş gibi yanımdakilere de yük ediyorum. Ve birkaç gün önce bir isyan halinde her şeyi geride bırakmaya karar verdim. Bundan sonra yaşanan her şey sadece karakterimde yansıma olarak yer alacaktır. Anılarla dolu çekmecemi boşaltırken, mesajları temizlerken ve fotoğrafları silerken tereddüt bile etmedim. Balon gibi yükselebilmek için yüklerimi attım. Ve anladım ki aslında kendimi kabullenmem için yapmam gereken buymuş. Her gün hatalarımı ve günahlarımı kendime hatırlatarak işkence yapıyormuşum. Her cümlede geriye dönüp etrafımdakileri de aynı işkenceye maruz bırakıyormuşum. Ben kendimi affettim lakin hatalarımı inkar etmedim. Bende herkes gibi hata yaptım, düzelttim ve yoluma devam ettim. Kendi evrimimi böyle tamamladım tıpkı diğer insanlar gibi. Herkes kadar bir parça kötülük vardı içimde ama bardağın dolu kısmını görmeye yeni başladım. İçimde kocaman bir iyilik var, geçmişi çuvalımda taşımaktan hiç ilgilenemediğim bir iyilik. İşte bu yüzden yeniden doğmuş gibiyim. Sıfırlandım ve huzurla doldum, sanki bir parça daha büyüdüm. Hatta dünya varmış bile dedim uzun zamandır hiç nefes almamışım gibi.
Beni buna teşvik eden güzel insan başta olmak üzere, hayatıma giren herkesten, bir yerde bir zamanda sadece tanışmış olduğum insanlara kadar herkese teşekkürler... Bana kattıklarınızı borç bilir, bir kez daha karşılaşmazsak da sonsuza kadar sizleri bir daha hatırlamayacağımı belirtirim. HOŞÇAKALIN…

8 Ekim 2011 Cumartesi

Kardeşlik


Sevdiğim insanlar zayıf noktam olmaya başladı iyice. Başkalarına karşı ne kadar gaddarım oysa. Ama sevdiklerim söz konusu olunca dayanamıyorum. Geçen gece kardeşim aradı ağlıyordu, sıkıntısı vardı. Uzaktayım elimden bir şey gelmiyor ama biliyorum ki o sık ağlamaz. Ağlıyorsa ve beni arıyorsa gerçekten bana ihtiyacı var. O ağladı ben ağlayamadım çünkü yalnız değildim. Sadece biraz konuştum ertesi gün tekrar aradım filan ama aklım onda kaldı. Herkese gaddarım ama yeryüzünde sadece birkaç insan var işte dayanamadığım. Belki de tek zayıf noktam. Onlar üzülürse ben kahroluyorum.
Bu hayatta belki de en çok kızdıklarımız ama kat kat fazlasıyla sevdiklerimiz, en yakınlarımız. Aile olmak böyle bir şey seçmediğimiz bize verilmiş ceza ya da ödül. Başkasını bilmem de benim ki kesinlikle ödül. Bazen takılırım kardeşime kızdırmak için keşke doğmasaydın, ben evin küçüğü olsaydım diye. Bazen de keşke birkaç yıl geç doğsaydın da evin küçüklüğünün tadını çıkarsaydım, bir anda sorumluluğunu almasaydım derim. Oysa kimse bana sorumluluk vermedi, bizim evde herkes bir bireydi. Birbirimizde değildi sorumluluğumuz ama kimse vermeden görev edindik biz. Kendiliğimizden öğrendik kardeşliği. Kavga etmeden büyüyemedik elbette ama başkasına tek bir söz bile ettirmedik. Yeri geldi anne babamıza karşı bile koruduk. Ne yaparsak yapalım arkamızı kollayacak birilerinin varlığını bilerek korkmadık bazen de. İşte bu yüzden ben ağlatsam bu kadar üzülmezdim o ağladı benim canım yandı. Elimden gelse bu dünyada hiçbir şeyin onu ağlatmaması için her şeyi yapardım. Aile olmak böyle bir şey ya, biliyorum ki bir gün bende bir ailem olmasını istersem aile kurmanın birinci şartı kendimden çok sevdiğim biriyle, onun canı yanacağına kendi canımın yanmasını tercih edeceğim kişiyle olacak. Herkes bencil sanıyor ya beni bencillik konusunda istisnalarımın olduğu insanları gerçekten seviyorum işte ve onlar için bu dünyada yapamayacağım şey yok.


P.s: Buz devrinden çok eğlendiğimiz video sana gelsin yo yo yo ağlama ağlama =)

5 Ekim 2011 Çarşamba

Kalemim Tükendi


Yazamıyorum bu aralar. Baktım da onlarca yazım öksüz kalmış, yarım… Anladım ki beni yazmaya iten güç, melankolik, depresif halimden besleniyormuş. Kısacası iyiyim artık, mutluyum. Belki mutlu olmam için sebep yok belki de bir sebep var ki milyonlarcasına bedel. Ona her baktığımda daha da çok mutlu oluyorum, her yere bir yük gibi taşıdığım korkularım bile dağılıyor onunlayken. Uzun zamandır hiç olmadığım kadar mutluyum ve açıkçası dünya umurumda değil. Ne bugün ne de yarın… Sadece şu an varım, nefes aldığım her an içimde bir parça o…
Yazamıyorum artık, hiç öğrenmemişim iyi, güzel olan şeyleri yazmayı ya da yaşamayı hiç bilmemişim. En tam olduğum anda bile bir parça yarımmışım. Tamamlandım… Yapmacık hiç sevmediğim o gülümsemelerden arındım, içten gelen kahkahalarım var artık benim, on beş yıl sonra kavuştuğum… Hayatın tadı hep değişirmiş benim midemi bulandırırdı eskiden, şimdi ise çikolata tadında, hatta sütlü çikolata tadında, bol tatlı en sevdiğim… Müziklerimi bile değiştirdim artık slow şeyler dinlemiyorum, ben pop dinliyorum kendim bile inanamıyorum. Değişiyorum ama iyi ve güzele doğru. Ne başkasıyla ne de kendimle savaşacak gücüm kalmış, barış imzaladım. Ruhum özgür artık… Yeni bir hayata başlamadım; hayır, yarım bıraktığım hayatı tamamlamayı öğrendim. Bu sonbahar kurumuş yaprakları ezmek bile hüzün olmayacak artık, çocukken ki oyunuma geri döndüm. Nerdeydin bunca zamandır çok özlemişim, kız çocuğu PukiDiki?
Yazamıyorum artık ama şikayetim yok, yüzümden gülücükler eksik olmasın bu blogu bir çırpıda yakar geçerim. Nazar değer diye korkumdan mutluyum bile diyemem kimselere. Öksüz yazılarımı hiç tamamlayamamam, o ruh haline girememem dileğiyle…

26 Eylül 2011 Pazartesi

Zaman Dersi, Uyku etc.


Ivır zıvır işler, koşuşturmaca filan, arada saçma karşılaşmalar da olmasa kimseye vakit yok… Dostum ben çok yoruldum, noluyor arkamızdan atlılar mı koşturuyor ya da raylarda yürüyoruz ve hızla bir tren yaklaşıyor da ben mi görmüyorum? Neyin acelesi bu? Yemek yememiz bile acele on dakikada tabağı bitirmezsek biri kapıp götürecek de ondan mı korkuyoruz? On dakikalık ders arası gibi merdivenlerde bitiyor sanki hayatımız, vakit anca yarı yolu gitmemize yetiyor. Ahir zaman dedikleri bu olsa gerek 24 saat yetmiyor, günlerin uzatılmasını talep ediyorum! Diyorum ama değişen bir şey yok kronometreyi açmışlar bizi de hayatın ortasına atmışlar koş Allah koş, durmak yok.
Lisede bir huy edindim uyuduğum saatlerin boşa geçen zamanlar olduğuna karar verdim ve uykumdan çalmaya başladım. Ama ne çalmak, iddia ediyorum 4-5 saat uyku yeter insana, çok uyursan aptal olursun, her gün birkaç saatin boşa gider. Sonuç hafta içi uyumayan bünye haftasonları öğleni buluyor, beden illa günlük 6 saat uykusunu tamamlıyor gecikmeli de olsa. Ama en güzeli bu en çok üniversitede yarıyor, sınav dönemi 1 saat uykuyla yetinebiliyorum, gözaltı torbalarımı henüz saklamayı becerememiş olsam da J
Koşuşturmalı ve uykusuz hayat stilim iki gün önce bana bir oyun oynadı. Hasta yatmak da benim için vakit kaybıdır ama ayakta geçirdiğim hastalıklar bile eninde sonunda beni yatak döşek yatıran cinse dönüşür. İki gün önce dehşet midem bulanıyor, çıkarıyorum. Yemek yiyemedim haliyle, bari uyuyayım dedim ama kabus bir gece yaşadım. Saat sabah altı buçuğa kadar gözümü bile kırpamadım. İşte o zaman anladım. Zamanı; bütün gece hastalıktan uyuyamayana sormak gerekirmiş. Hani o uyumadığım geceler var ya fasa fiso. Gel de uyuman gerekirken uyuyamayınca gör zamanın kıymetini. Sonunda anladım ki az uyuyarak kendime işkence yapıyormuşum onca zamandır. Uyuyabiliyorken, henüz bir engelin yokken uyu uyabildiğin kadar. Hiçbir şey yapmadan yatakta geçen 7 saat bana uzun zamandır almam gereken bir dersi verdi sanırım. Hayatta koşmam bir daha ben uyuyacağım dostum henüz yaşlı ve hasta değilken, uyku problemi çekmezken. Beni ilgilendirmiyor bundan sonra hayat ve kronometreler. J

25 Eylül 2011 Pazar

Mevlana'dan


Sen benim; Yaradan’dan ötürü yaradılanı sevişim,
Bir adım gelene on adım gidişimsin,
Ve herkesi olduğu gibi kabul edişimsin.
Sen benim; Bugünüme şükür ve yarınıma dua edişim,
Azla yetinişim, çoğa göz dikmeyişimsin,
Ve kapanmayan avuç içimsin.
                                                            MEVLANA

24 Eylül 2011 Cumartesi

Gölgelerin Gücü Adına!


Gölgelerin gücü adına demiş He-man. Gölgelerin gücü olur mu? Bence olmaz, sadece korkaklarındır gölgeler, ben ateş olmayı seçtim. Ben ateştim, yakmaya ilk kendimden başladım. Yaktıklarım mı? Onlar ateş olduğumu bile bile geldiler, bende yanacaklarını bile bile. Ateş saklayamaz ki kendini her yerden görünürdü, cürmümden büyük yaktığım yer. Benden kaçardı gölgeler, ben ateşe bile kafa tuttum. Ne oldu biliyor musunuz? Hem yaktım hem yandım. Pişman mıyım? Belki bir parça, ama bilerek yapmadım, onlar bilerek geldiler. Sıcak olduğunu anlamak için sobaya dokunmak mı gerekliydi? Kendi özgür iradesiyle yanana kim ne diyebilirdi? Belki de suç yakanda değil bile bile yanandaydı. Kimin umurunda yanarken yaktım. Ve yana yana benim ateşim de söndü, küle döndüm. Şimdi gölge vakti, gölgelerin gücü adına küllerinden doğma vakti!!!

22 Eylül 2011 Perşembe

Hayat = Yol


Her insanın hayatında kötü bir dönem vardır ya her şeyin kötü gittiği galiba benim ki geçen yıldı. Her yönden sınandığım, güçlendiğim ve şükretmeyi öğrendiğim bir yıldı. Hala aynı birçok şey ama alıştım şimdi daha güçlüyüm ve buna da şükür diyebiliyorum. Şimdi düşünüyorum da bunları ben mi yaşamıştım bile diyorum. Bugün tüm yaşananlar başkasının başından geçmiş hikayeler gibi geliyor. Oysa hepsi bugünkü beni yaratan hikayeler.
Ne yaşadığımın, nelerin bizi bu hale getirdiğinin önemi yok kimse için, önemli olan o ruhsal bunalımdı. Staj süresince hiç bilmediğim bir yerde, bilmediğim bir yurtta yalnız geceler geçirdim, telefonların bile çalmadığı geceler. Düşündükçe kafayı yermiş insan orda ne yaşadım dört duvar arasında bir ben bir Allah bilir. Dönüşüm de muhteşem olmadı ağır ağır güçlendirdi beni yaşananlar. Hayatım boyunca tanıdığım en olumlu düşünen insan olan annemi ilk kez umutsuz gördüm ben, ilk kez rolleri değiştik ‘’Bu günler de geçer mi dersin’’ derken ben ‘’Geçecek tabi ki hep böyle kalacak hali yok ya.’’ diyordum. Yaşadıklarımız bu kadarla sınırlı kalsa gene iyiydi bir de sağlık vardı ki insanın elini kolunu bağlayan, annemi ilk kez duygusallığından değil de çaresizlikten ağlarken gördüm ben. Yaşananlar bugünkü bizleri yarattı belki ama yine de affedemiyorum sorumluları. Kendim için değil, sevdiklerimin gözyaşına sebep olduklarından affedemiyorum. Her şey unutuluyor zamanla sanıyoruz, olayları detaylı hatırlamayınca unuttum diyoruz. Oysa her yaşanan bir çizgi atıyor yüzümüze, her aynaya baktığında hatırlanıyor.
Hayat uzun bir yolmuş iniş çıkışlardan önünü tam göremediğin. Yolu yürüdükçe görüyorsun karşına ne çıkacağını, kısa sürede hazırlanman gerek tüm engellere. Sonra bakıyorsun geriye engebeli, anlamıyorsun ne değişti. Ama aslında yaşanan her şey bugünkü seni yaratıyor.  İyi ya da kötü her ne yaşadıysan hepsi yeni bir sen yarattı sonunda.
Yaşadığım bir buçuk yılın sonunda, bugün kendimin en büyük yargılayıcısıyım ama artık tahammülüm yok sizin yargılarınıza. Benimle aynı şeyleri yaşamadan, aynı yolda yürümeden, aynı acıları çekmeden, aynı taşa ayağınız takılmadan, aynı yolda düşmeden ve aynı kayıpları vermeden beni yargılayamazsınız. Tüm bunları yaşamasaydım bende sizler gibi ufacık dertleri kocaman zannetmeye devam edecektim belki ama ben değiştim, yaşadıklarım değişti, dertlerim değişti, kararlarım değişti. Bu değişimi yaşamadan seçimlerimin arkasındaki mantığı anlayamazsınız. Önce benim hayatımı yaşayın, yüzünüzde aynı çizgilere sahip olun, o zaman söz istediğiniz yorumu yapmanıza izin vereceğim…